Dönüşümcü Siyaset Çağrısında Geçtiğimiz Ay

Olayların hızlandığı dönemlerde yorumlarla dünyayı anlamak yetersiz kalıyor.  Bu bakımdan yaşananları yorumlamak ve ondan bir sonuç çıkarmak çok değerli hale geliyor.  

Yorumlamak ve dünyayı anlamak aynı zamanda ülkemizdeki yaşananlara da ışık tutuyor.  Bunun tersi de geçerli; ülkemizde yaşananlar da dünyayı anlamaya ışık tutuyor, tutacak.

Gene de COVID öncesi ve sonrası hayat arasında önemli farklar var.  Toplumsal ve bireysel pratikleri, sistemlerin kendi kendilerine veya dışarıdan sorgulanma biçimleri, dünyayı değiştirme arzusu, sorunları kısa vadede çözme kabiliyeti, insanın var olma çabası gibi bazı temel davranım kiplerinde sonsuz hızda değişimler görmekteyiz.

Bizim Toplumcu Düşünce platormu, kendimize biçtiğimiz rol gözlem yapmak veya bir dizi entelektüel tartışmayı gözler önüne serip ya da gelişmelerin ardında olduğu düşünülen bilinmeyen tuhaflıkları aktarıp, olmayan bazı bilgilerin hızla aktarıldığı yeni bir tuhaflıklar ve şaşırtıcılıklar silsilesi oluşturmak değil.

Burada bizleri tartışmasız bir şekilde yan yana getiren bileşke, anlamaya çalışırken anlatmaya, anlatmaya çalışırken müşterek değerleri oluşturmaya, buradan da bir yapma-uygulama pratiğine doğru gidebilmektir.

Siyasetin vaadi toplumcu düşünce çağrısıdır.  Bu da acil bir dönüşüm isteği, bu isteğin hayatta karşılığı olan bir alan üzerinde dünyanın, ülkenin ve dönüştürülmesidir.

Bu insan praksisine olan derin inanç, bütünlüklü bir toplumsal eleştiri ve bütünlüklü bir dönüşüm, değişim önerisi, dönüşümün gerekliliği uzmanlardan ve teknisyenlerden oluşan bir yönetim şeklinin alternatifler asında kurulamayacağına dair olan bir teorik egzersizin de ifadesidir.

Bu bahis ve iddia ile Toplumcu Düşünce platformunda Mayıs 2020 döneminde yazılan, hepsi birbirinden değerli düşünce ürünleri olan yazılarımızın bazılarını yeniden hatırlayalım. 

Dr. Mustafa Murat Kubilay “Sınıf seçer Virüs: Korona” adlı yazısında salgının ağır sonuçlarını yaşayan çalışanlar ve yoksullara, kapitalist sistemin yeterli destekleri asla yapamamasını sorguluyor ve neler yapılabileceğini tartışmaya açıyordu. Bu temel soru bugün için her türlü siyasal iddianın önünde tartışılması gereken bir temel meseledir. Oyuna devam etmek zorunda olan, ne güvencesi, ne de birikimi olan insanlar ne yapacak? Onlar için ne yapılacak?  Bunlar bu dönemde devletlerin ve iktidarların doğru soruları olmalıydı.

Şunu net bir şekilde görüyoruz; kötü yönetim bir derece mevcut hükumetin Türkiye’deki kurumsallaşmayı zayıflatması sonucu olsa da ekonominin acil bir şekilde açılması Türkiye’ye özel değil; dünyanın bir uzantısı olmamızın sonucu.  Çünkü içinde bulunduğumuz kapitalist sistem; vatandaşlara huzur vermiyor, sürekli onları güvencesizlik neticesinde çalışmaya itiyor. ABD’de karantinanın bir an önce kalkması için yapılan gösteriler bir sonuç; çünkü insanlar güvencesiz ve birikimleri yok ancak oyuna devam etmek zorundalar.  Hâlbuki son 40 yıldaki muazzam teknolojik gelişmeler sonucu dünyanın zenginleşmesini ve bunun adil bir şekilde dağıtılarak hepimizin daha garantili işlerde, daha iyi koşullarda ve daha kısa süre çalışarak temel gereksinimlerimizi karşılayabilmemizi beklerdik, değil mi?

Doktor Stjepan Oreskoviç, “Yaşlılara Göre Değil Bu Ülke. Yaşlıların Yaşamını Etkileyen Beş Yaygın Stereotip” başlıklı kapsamlı ve düşündürücü yazısında, bu sistemde zaten ötelenmesi ve dışlanan yaşlıların yaşantılarının özellikle bu yaşadığımız dönemde nasıl ağır tahribata uğradığını gözler önüne seriyor. Doktor Oreskoviç, yıkımı yaratan 5 streotipleme üzerinden günümüzde, kurumsal anlamda ciddi bir şekilde ötelenen, dışlanan yaşlıların, özellikle pandemi günlerinde neredeyse bir sosyal eliminasyona, hatta ülkemizdeki gibi 65 yaş üstünü sokağa çıkarmayarak büyük bir gözaltına ve işkenceye dönüştüren sisteme dikkat çekiyor.  “Yaşlılara yönelik modern tutum, SARS-CoV-2 salgınına çok sayıda hükümetin acil olarak yanıt verememesiyle de açıkça görülmektedir” tespitinden yola çıkılarak,  bu yetersiz yanıt,  muhtemelen, DSÖ genel direktörünün yakın zamanda belirttiği gibi hastalığın öncelikli olarak, “kontrol altına alınması için yüksek çaba göstermeye daha az değer olan” yaşlı insanlar üzerinde öldürücü olduğu algısıyla ilişkilendiriliyor.  

Sürekli yazarlarımızdan Can Büyükbay “Sanan İnsan ve Salgın” yazısının bu dönemin eskimeyecek ve sürekli tartışılacak bir yazı olduğunu düşünüyorum.  Büyükbay bu yazısında salgın döneminin insan varoluşuna kalıcı ve değişmez etkilerde bulunduğunu bunu önümüzdeki dönemde çok daha iyi anlayıp, yaşayacağımızı düşünürlerin temellendirmeleri ile gelişen bir akış içerisinde tespit ediyor.

“Virüsün yarattığı bu erdemi insanların müthiş enerjisinde, binlerce insanın enfeksiyonun yayılmasını yavaşlatmak için gösterdiği ciddiyet ve bağlılıkta somutlaştığını gözlemledik.  İnsan evrenin ayrılmaz bütünlüğünün parçasıdır.  Gerçeği görmek ve ona uyumlu davranmak zorundayız.

Şu an tam fark edilmese de kolektif bilinç dönüşmektedir. Bilinç dönüşümleri farkında olmadan sosyal gerçekliğe egemen olabilir. Aslında bu tür salgınların bir tür psikanalist görevi gördüğünü söyleyebiliriz.  Sanan İnsanın bilinçdışında yer alan ve onu rahatsız eden patolojileri ortaya çıkarıp arınmasını sağlayabilir.  Covid-19’un getirdiği yeni hayat pratiklerinin insanlarda bir bunalmaya yol açtığı ve bu bunalımın bir Katharsis’e yol açacağına söylemek mümkün.  Bu sanan insanın varoluşla bütünleşmesi için gerekli bir süreç. Programlı bir varoluş hayali sanan insana özgü olsa da varoluş engebelidir.”

Uğur Tunçay, şehir hastaneleri ile ilgili çok kapsamlı ve detaylı araştırmasında siyasal akla yön gösteriyor. .Bu hastaneleri oluşturan temel gerekçelerin kofluğundan başladığı sorgulamasına, ihale süreçlerindeki bulanık örgüleri, kötü niyeti bu bilinmezlikler içinde müteahhitlere sağlanan pembe dünyayı, teknik detaylara olan vakıflığı, şartnamelerdeki deneyimleri ile bir kuyumcu titizliğiyle sorguluyor, bu güne dek kamuoyunda bilinmeyen gerçekleri gündeme ve tartılma alanına getiriyor. “Şehir Hastaneleri ve Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” yazısının son paragrafındaki çağrıyı ise siyasetin dikkate almaması olanaksız olmalı:

“Böylesine çıplak bir anlatımın çok can yakıcı olduğu açıktır.  Ancak doğru bilinenlerin bir bölümünün yanlış, var olan bilgilerin de eksik olduğunu belirtmek gerekiyordu. ‘Sağlıkta devrim” diyerek bugüne kadar halkın önüne konulan model yalnız kamu sağlığı ve gelecek nesillerin esenliğine değil, Türkiye’nin bağımsızlığına indirilmiş büyük bir darbedir.  Neoliberal politikaların bir sonucu olan mevcut model üzerinden geleceği esir alınmış bir Türkiye yaratılmıştır. Bu nedenle, biz şehir hastanelerine değil yapılan yolsuzluklara karşıyız demek, yeterli politika üretmemektir.  Bir plan dahilinde şehrin her tarafına önceden dağıtılarak yapılmış olan hastanelerin kapatılması; acil hastaların, hastanelere ulaşamadan yaşamlarını yitirmelerine ya da en hafifinden ancak daha fazla para ve zaman harcayarak sağlığa erişimleri ile sonuçlanmaktadır. Vatandaşlar bu model altında gereksiz tahliller, testler ve müdahalelere maruz kalarak neredeyse zorla hasta edilmektedir.

…..Halkın sağlığı önündeki en büyük engel olan şehir hastaneleri uygulamaları İngiltere, Kanada, Amerika ve Avrupa’da olduğu gibi durdurulmalıdır. İngiltere Parlamentosu’nun izlediği yol örnek alınmalıdır.  Yukarıda belirtmeye çalıştığım kamu aleyhine olan yol ve yöntemler belgelendirilerek, davalar şimdiden açılmalı, vakit kaybetmeden de şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır.”

Bu yazının, yukarıda andığımız son paragraflarındaki çağrıya dikkat çekmek isterim. Şehir hastanelerine kaşı çıkışın günümüzde bir taktik meseleye indirgenmiş olmasının yarattığı tehlikeye işaret eden yazar, “biz hastanelerin kendisine değil yapımındaki yolsuzluklara karşıyız” demenin bir siyaset üretmek olmadığının altını çiziyor. Yazı kamusal anlamda bir toplumculuk ve dönüştürücülük çağrısıyla tamamlanıyor.

Uzun yıllar İngiltere’yi, İngiliz Solu’nu ve İşçi Partisini doğrudan incelemiş olan gazeteci-yazar Mustafa Kemal Erdemol, Corbyn’in yenilgisini değerlendirdiği kritik yazısında, bize önemli ipuçları da sunmakta.  Bu yazının Türkiye’deki sosyal demokrat ve sosyalist gelenekten gelenler tarafından dikkatle okunduğunu, okunması gerektiğini düşünüyorum.

“İşçi Partisi, 2019 Manifestosunda bir takım vaatlerde bulundu. Yaşlılara ücretsiz bakım, ücretsiz üniversite, oy verme yaşının 16’ya düşürülmesi gibi vaatler de vardı bunlar arasında. Üniversitelerin ücretsiz olacağı vaadi dışında, zaten bu haklar (ki hemen hepsi geçmişteki İşçi iktidarlarınca hayata geçirilmişti) vardı. İşçi Parti tabanı ile İngiltere’nin manifestoya göre “saf değiştiren” meşhur seçmeni için yeni bir şey yoktu manifestoda.  Düşük gelirlilere yönelik kamu hizmetlerine yatırımı finanse etmek için milyarderlere vergi sözü vermesine rağmen İşçi Partisi’nin kömür, çelik işçilerinin çok olduğu yerlerdeki doğal seçmenlerini bile ikna edemediği görüldü. Özelleştirmelerin durdurulması, tasarruf önlemleri adı altında kesintilerin yapılması, sağlık servislerinin kötülüğü gibi devasa sorunlar varken “fazla lüks” kaçan talepler olarak anlaşıldı partinin manifestosu. Jeremy Corbyn bu eleştirileri “manifesto seçim için değil. On yıl sürecek olan planımızdı” sözleriyle yanıtlamıştı.” 

Yazıya “ İngiliz İşçi Partisi: Hizip Çatışmaları, Brexit Politikasızlığı, İkna Edemeyen Vaadler” bağlantısından ulaşabilirsiniz.

Son olarak, “Seçim Sokağının Taşları…” başlıklı kendi yazımla ilgili de bir iki söz etmek isterim. Türkiye siyasetinde seçim gündeminden temel siyasal meselelere dek her tartışma iktidardaki sağ ittifakın hegemonik dili içerisinde üretiliyor ve tartışılıyor.  Ben bu durumdan rahatsızım ve bunu kabullenemiyorum.  Yerel seçimler sonrasında metropoliten şehirlerin kazanılması ve yaratılan coşku maalesef genel bir politikayla, genel bir talep ile taçlandırılamadı.

Şimdi ise erken seçim tartışmaları bile, iktidar sözcüleri tarafından yapılan egzersizlere bağlıymış gibi görünüyor, oysa muhalefetin özgüven içinde ve dönüştüreceği bir yeni ülke vaadi ile,  bu çağrıyı acilen yapması gerektiğini iddia ediyorum

Son paragraflarda söylediklerim üzerine, bazı yeni tartışmaları bekliyorum. Türkiye’de ve dünyada yeni ve yüksek sınıf ayrımcılığının artık gizlenemediği bir popülist moment ortaya çıktı..  Bu tarihsel anın, gerekliliğini yerine getirmek gerekiyor.  Bir kökten demokrasi ve eşitlik talebiyle, bu topraklardan üretilecek ama evrensel değerlere de atıfta bulunacak bir sol popülizmin zamanının geldiğini, bunu tarihsel anlamda ıskalamamamız gerekiyor.

“Karşıda duran hakim ittifakın, domine ettiği bir dil ve bu uzun sürede yaratmış olduğu yerleşik alışkanlıklar var, bu söylemin siyasal muhalefeti dünya sisteminin bir aracıymış gibi tali ve entrikalı bir pozisyona indirgemesini iyi anlamamız gerekiyor.  Eski AKP’den çıkan siyasal yapılar bir yana, 18 yıldır iktidar yüzü görmemiş kadroları böyle göstermek en hafif tabiriyle haksızlıktır. Ama buna haksızlık demek ne yazık ki, karşıda oluşan tahkimatı, oy kümelenmesini engelleyemiyor… tam tersine bizzat bu ayrımın kendisinden beslenen bir retoriğin, gelenekten gelen çok güçlü gerici retorikle birleşmesinden kaynaklanan inanılmaz bir engel var ortada.

Bu açmazı ötelemek ya da bahse konu yapmamak değil, bu açmazla kendisini tanımlamış, sağ popülizmin tutkulu ötekileştirmesine karşı, aynı tutku ve arzu içinde, günlük belagatin içinde boğulmamış, teknik, uzmanca, eğitime veya teknik gelişime omuz vermekten siyasal dönüşüme bakmamış bir modelin yaratılma ve yaşama şansı yoktur. 18 yıl sona kimsenin tereddüdü olmamalıdır ki, bizim meselemiz demokratik ve adil, özgürlük ve eşitlik çağrısı ile oluşmuş bir taktik demokrasi talebi değil kökten demokrasi talebidir.

Bugüne dek mahcup aralıklarla ya da bazı genç söylemlerin takıntı olarak kabul edilen bu gerçek artık ürkmeden ve berrak bir şekilde söylenmek zorundadır. Doğrusu aslında siyasal hasmının seni çağırdığı yerde olmanın hakkını vermek, ancak bunu yapmak suretiyle de senin de onu (kendi) tanımladığın yere çağırmaktır. Bu yüzleşmeler yapılmadığı sürece toplum aydınlanmamış, duygusal anlamda bir birliktelik oluşmamış olur.  Ancak bu şekilde bugün sözü edilen ve ne söylediği anlaşılamayan kutuplaşma tartışmanın yerine bir hegomonik dilin yerleşik alışkanlıklarını kırabilme imkânı doğar.

Bu bakışın, siyaset pratiğindeki karşılığı da şudur: tıpkı karşıdaki ittifak gibi her partinin kendi temsil ettiği kesimle kurulan dikey hat. Böyle yapılırsa siyaset seçimden seçime, müttefik arayan, her türlü oluşumun yoğun müzakereler ile oluşmak zorunda kalan bir faaliyet değil, gönüllü ve arzulu bir birliktelik haline gelir.

Bu toprakların kendine has doğasından çıkan, ama evrensel akla da referans verebilecek bir sol popülizme hem ihtiyacımız var hem de zamanı geldi.  Bu açmazı ötelemek ya da bahse konu yapmamak değil, bu açmazla kendisini tanımlamış, sağ popülizmin tutkulu ötekileştirmelerine karşı kalkınmanın, dağılımın, daha iyi bir ülkede hakça yaşamanın peşine düşmüş bir sol popülist tutkuyu oluşturabilme, ucu değişime ve dönüşüm değmeyecek bir siyasal miskinliği bertaraf etmektir. Dünyada ve ülkemizde bir popülist moment söz konusudur, bu momentin kenarından dolaşılması, tarihin son 20 yılda taşıdığı bu en büyük imkân heba edilmesine ve ıskalanmasına yol açacaktır.”

Yeniden görüşmek dileğiyle.

İskender Özturanlı, Toplumcu Düşünce Genel Yayın Yönetmeni

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir