Şehir Hastaneleri ve Doğru Bildiğimiz Yanlışlar

Yatırım ve finansman giderleri kamu tarafından karşılanan şehir hastaneleri, “sağlıkta dönüşüm” adı altında ülke kaynaklarının uluslararası sermayeye dolaylı olarak aktarılmasının alışılmış ama toplum tarafından yeterince anlaşılamamış yol ve yöntemlerinden sadece biridir.

Otoyolların, köprülerin, enerji santrallerinin, barajların ve özellikle de şehir hastanelerinin yol, KÖİ (kamu Özel İşbirliği) sözleşmelerinin de bir yöntem olarak seçilmiş olması tesadüf değildir. Ulaşım, enerji ve sağlık gibi bir ülkenin en önemli damarlarını kontrol ederseniz -eğitim ve güvenlik geleneksel olarak zaten kontrol altındadır – gelişmekte olan ülkeler diye tabir ettiğiniz dünyanın tamamı, nesiller boyunca size çalışacaktır. Üstelik de savaşmaya gerek kalmadan, günümüz uygarlığına yakışan(!) modern aparatların kullanıldığı, rızaya dayalı yol ve yöntemlerle…

Şehir hastanelerinin tasarımından projelendirilmesine, yapımından kullanılmasına kadar geçen sürelere yani öncesine, şimdisine ve sonrasına duvarın her iki tarafından da bakarak, ilerleyelim.

17 Ağustos 1999 yılında gerçekleşen depremden sonra yapım işlerinde pek çok değişikliğe gidildi. Bu değişiklikler yapıların sadece fiziksel şartlarında değil, maliyet ve denetimlerinde de önemli sınırlamalara neden oldu. 8.9.1983 tarih ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun görece çok daha rahat uygulamalarından, 4.01.2002 tarih ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun kullanılan kamu kaynaklarını sınırladığı ihale sistemine geçildi. Birim fiyatlı ödemelerden, Anahtar Teslimi Götürü Bedel Uygulamalarına geçildi. Yine eskalasyon ve fiyat farkı hesaplarından, TÜİK verilerine dayalı enflasyon farkı ödemelerine geçildi.

Bütün bunlar müteahhitlik hizmet bedellerinin önemli oranlarda azalmasına neden oldu. Cezalar, yapıların ekonomik ömürleri kadar uzatıldı. Örneğin, yapıların statik proje ve imalat hatalarının yargıya konu olması önündeki en büyük engel olan zamanaşımı kavramı ortadan kaldırıldı.  Depremin ve 2001 ekonomik krizinin sonuçları Türkiye’de bir iktidar değişikliğine de neden oldu. Para dünyada bollaşırken, Türkiye’de azaldı. Daralan ekonomi, değişen dünya konjonktürü ile birlikte 2008 İpotek Finansmanı (Mortgage) Krizi’ne kadar genişlemeye devam etti. Müteahhitler bu süre zarfında devletle değil, devletten iş yapmayı tercih ettiler. TOKİ- Kaynak Geliştirme ve Gelir Paylaşımlı Projeler bu duruma en iyi  örneklerdir. Müteahhitler arsa ve para devletten (Arsa Ofisi ve Emlak Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı) olmak üzere çok büyük lüks konut ve AVM İnşaatlarına kat karşılığı(!) yöneldiler.

Bahse konu inşaatları yapanların bile şaşırdığı bu kazançlar, 2008 yılında ABD’de patlak veren Mortgage krizi ile birlikte gerilemeye başladı.  İnşaat sektörü bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük bir darbe yedi. Uzun vadeli konut kredi maliyetleri arttı, süreleri kısaldı. Şartları değişen tutulu konut kredileri, konutlara olan ilgileri azalttı. Proje yatırım bedelleri ve işletmelerin finansmanı, İktidarın büyüttüğü inşaat şirketlerinin karşılayabileceği rakamlar olmaktan çıktı.

Oysa ki klasik iktidarlar servet transferleri yapmadan, siyasetin finansmanını sağlayamadan yollarına devam edemezlerdi. Tam da bu noktada riski olmayan, krizlerden etkilenmeyecek yeni kaynaklar bulmak gerekiyordu, bulundu. 1990’lı yılların başında İngiltere, ABD, Kanada gibi ülkelerde başlayan ancak 2010’lu yıllarda olumsuzlukları nedeniyle vazgeçilen şehir hastaneleri projeleri… Üstelik iktidar da her şeyin en büyüğü, en genişi, en yükseği diyen bir yönetim vardı. İş büyük ve görkemli, soygun ise sessiz olacaktı. Öyle de oldu. 1990’lı yıllardan devir alınan ancak çok az kullanılan KÖİ sözleşmeleri ile yeni bir dönem başlatıldı.  KÖİ sözleşmelerinin kamuyu koruyan bölümleri değiştirildi, yeni düzenlemeler yapıldı. 2010 yılında çıkarılan 4749 Sayılı Kanun’la, kamu özel işbirliği modeliyle yapılacak işlerde hazinenin borç üstlenme taahhüdü (Garantör) vermesine olanak sağlayan düzenlemeler yapıldı.

Yalnızca yetki niteliği taşıyan bu düzenlemenin ardından, 2013 yılında aynı kanuna atıfla, ek niteliği taşıyan 6456 sayılı kanunla da verilecek garantinin çerçevesi belirlendi. Bu işlemlerin tamamlanması ile birlikte 2013 ve 2014 yıllarında rekor sayıda sözleşme imzalandı. Otoyollar, İstanbul 3.Havalimanı, Enerji Santralleri ve Şehir Hastanelerinden oluşan ilk furya ile birlikte Türkiye sahipsiz bir yolculuğa çıkmıştı artık.  Beraber yürüyen ve beraber ıslananlar, artık Türkiye’yi bu yolda yürütecek ve ıslatacaklardı. Bu tarihte Dünya Bankası’nın 139 gelişmekte olan ülkeyi kapsayan “2014 Küresel Kamu Özel Sektör Yatırımları” başlıklı raporunda Türkiye 12,5 milyar ABD Dolar’ı ile Brezilya’nın ardından kamu özel işbirliği sözleşmelerinde en çok altyapı yatırımları gerçekleştiren ülke olarak ikinci sırada yer aldı.  Türkiye bu durumla yetinebilir mi? Fazla değil bir yıl sonra, Brezilya borçluluk nedeniyle kriz yaşayarak çok daha gerilere düşerken, Türkiye 2015 yılında, 44,7 milyar dolarlık maliyete sahip yedi projeyle, kamu özel işbirliği finansmanı ile yapılan 111,6 milyar dolarlık dünya yatırım tutarının yüzde 40’ına erişerek liderliğe erişti. (değişik yılları da kapsayan “Dünya Bankası Grubu’nun Altyapı Projelerine Özel Sektör Katılımı Veri Tabanı” ve “http:ppi.worldbank.org” adreslerinden daha fazla bilgiye ulaşabilecektir)   İlginç olanı Amerika, İngiltere ve kıt’a Avrupa’sında söz konusu model yarattığı borçluluk krizi nedeniyle terk edilirken, gelişmekte olan ülkeler bu konudaki sıralamalarda ilk sıralara yerleşmişlerdi. 

Yukarıda da belirtildiği gibi izlenecek yol, yöntem ve stratejiler çoktan planlanmış, alanın ne kadarla yetineceği bölümü boş bırakılmıştır. Buna karşın kamunun verecekleri özenle tanımlanırken, ölçü serbest bırakılmıştır. Gündelik hayatın bir parçası haline getirilen KÖİ sözleşmeleriyle, otoyollardan köprülere, barajlardan demiryollarına, sıradan enerji tesislerinden nükleer santrallere, havalimanlarından hastanelere kadar varlığımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan bütün alanlar uluslararası sermayeye teslim edilmiştir. Dört hastane yapmış bir mühendisin gözüyle, ülke sağlığının uluslararası sermayeye teslim edilme aşamalarını, birlikte inceleyelim.

İHALE ÖNCESİ AŞAMALAR

Bu dönemde uluslararası sermayenin yetkilendirdiği yabancı müşavirlik ve danışmanlık şirketlerinin, daha önce hazırlanmış ancak verimli bulunmadığı için vazgeçilmiş projelerden oluşan hizmet paketleri hazır halde bekledikleri görülmektedir.  Bu “paket modellerde” sadece ihale edilmesi düşünülen hastanenin yatak sayısı belirtilerek, kabule dayalı bütün hastane standart ve kombinasyonlarına erişmek mümkündür. Siyasi iktidarın tercihleri doğrultusunda üstleniciler, yükleniciler ve Sağlık Bakanlığı yetkilileri ile temaslar başlıyor. Avan projeler hazırlanıyor. Adrese teslim ihalenin yol ve yöntemleri saptanıyor. Binaların yapımından işletilmesine kadar kullanılacak malzemeler, sistem, düzenek, alet, edevat, sarf, bakım, onarımlar dahil her şey planlanıyor. Kataloglar düzenleniyor. Mahal listeleri, şartnameler, sözleşme ekleri; eksik, kusurlu ve yanlış yazılarak, ilerleyen aşamalarda kazançları artıracak, olası cezaları da kaldıracak bir şekilde sözleşme tasarısı hazırlanıyor. Arsa tespiti, varsa kamulaştırma vb. gibi İşlemlerden sonra ÇED raporuna bile ihtiyaç duymadan yapılan fizibilite çalışmalarıyla yola devam ediliyor. Oysaki ÇED Yönetmeliği Ek-1 46. maddesi 500 yatak ve üzeri hastanelerde çevresel ve sosyal etkilerinin değerlendirilmesini şart koşmuştur.  Hiçbir şehir hastanesinde bu madde işletilmemiş/işletilmektedir.  Çünkü bu raporlama yapıldığında, hiçbir şehir hastanesi düşünülen yerlere yapılamayacak, inşaatın yer seçiminden beklenen ilave rantlar sağlanamayacaktır.

Sözleşme taslaklarında kamunun ödevi, verecekleri ve görevi net olarak tanımlanmaktadır.  Nedir bunlar? Arsa, imar, hasta başına düşen doktor sayısı, sağlık personeli, yol, su elektrik, kira, kabule dayalı tıbbi destek kapasitelerine uygun fiyatlama bedellerini ödemek, herhangi bir nedenle yatırım gerçekleştirilemez ise müteahhitin borçları da dahil olmak üzere üstlenmek, inşaatın yapılması ve kullanılması süreçleri boyunca yüklenicinin kredi borçlarına hazine garantisi de dahil olmak üzere oldukça büyük sorumluluklar. Buna karşın müteahhitin sorumlulukları kabule dayalı, her zaman değişebilen, değiştirilebilen, cezai müeyyideleri varmış gibi görünen, esnek ve yoruma göre farklılaşabilen maddelerle düzenlenmiş/düzenlenmektedir.  Yüklenicilerin kendi yarattığı yetersizliklerden kaynaklanan hatalar bile kazanca dönüşebilmektedir.

İHALE AŞAMASI

İhaleyi meşrulaştırmak için birden fazla şirketin katılımının sağlanması ön koşuludur. İhaleye katılacak şirketlerin tamamının Paris, Cenevre, Londra gibi uluslararası ticaret odalarına (ICC-International Chambers of Commerce) kayıtlı olmaları gerekmektedir. Burada KÖİ (PPP-Public Private Partnership) modeli, ilgili kuruluşların korunaklı şemsiyelerine duyulacak olası ihtiyaçlar için ön koşuldur. Bir diğer değişle Uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne (International Arbitration Court) gidebilmek için bu kuruluşların talep ve noterliği çok önemlidir. Çünkü kendileri de biliyor ki bu kadar haksız ve kolay kazanç mutlaka bir gün yargıya düşecektir. O nedenle önlem almakta Türk Yargısı sisteminin dışına çıkmaktadırlar. Türkiye‘de yapılan bütün ihale sözleşmeleri, “Bu sözleşme ve eklerinin uygulanmasından doğabilecek her türlü anlaşmazlığın çözümünde…… (İdarenin bulunduğu yer ve mahkemesi belirtilir)……. mahkemeleri ve icra daireleri yetkilidir.” diye biter. Oysa ki bahse konu KÖİ sözleşmeleri: “ İdare ve yüklenici arasında karşılıklı müzakere yolu ile giderilemeyen her türlü fikir ayrılığı ile sözleşme kapsamındaki hükümlerin tatbiki, yorumlanması ve benzeri konulara ilişkin anlaşmazlıklar (sözleşme hükümlerine göre idarenin re’sen hareket etme ve karar verme yetkisine haiz olduğu haller hariç olmak üzere 21.6.2001 tarih ve 4686 Sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu hükümlerine göre çözülecektir.” maddesi esas alınarak, onaylanır. Böylece uyuşmazlıklar Tahkim Kanunu hükümlerine göre çözümlenmesi öngörülür, yapım ve kiralama işinin geleceği, uluslararası ilgili lobilerin kapsam alanı içerisine alınmış olur. 

Önceden belirtmiş olduğum gibi ön kabullere dayalı rakamlar üzerinden bir yapım maliyeti hesaplanıyor. Yapım maliyeti yıllara sari hale -her türlü ticari risklerden arındırılmış faktörlerle desteklenerek- getiriliyor. Bu rakamlar kira, tıbbi destek hizmet tutarları ve kar olarak güncelleniyor.  Sanıldığı gibi bir hasta yatak garantisi ile değil, her sistem için ayrı ayrı hesaplanmış kapasite kullanımları temel alınarak, fiyat ve ödemelerin içeriği belirleniyor. Analizler, şartnameler, olası zeyilname kolaylıkları, ürünler, ekipmanlar, kataloglar esnek ve düzensiz bir şekilde yapılarak, oluşturulan sistemsizlik, sistem olarak sunuluyor. Bu nedenle, Şehir hastanelerinin kamuya maliyetleri gizlenmiş, sadece yüklenicilerin alacağı kira ve tıbbi destek ücret tutarları açıklanmış oluyor. Tamamen kabullere dayalı olarak kurulacak/kurulmuş sistemlerin işletim tutarları, kapasite kullanımı üzerinden ABD Doları ile fiyatlanıyor.

Burada dikkatinizi çekmek istediğim konu: şehir hastanelerinin tanımlanmış bir kuruluş (maliyet) bedeli olmadığıdır. Yani karşı çıkanların sözünü ettiği, yapım maliyetlerinin bilinmemesi gibi bir durum değil, kira ve tıbbi destek tutarları adıyla kuruluş maliyetlerinin gözlerden kaçırılması söz konusudur. Çünkü bu sistem, ihtiyaç duyulan sorulara cevap verilmemesi üzerine kurulmuştur.

Kiralama süresi teklifin en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Kira bölümü ortalama 25 yıl iken, tıbbi destek hizmetleri için yapılan sözleşmeler beş yılda bir tıptaki gelişme ve teknolojik ilerlemeye göre yenilenecektir. Her iki ödemede güncellenerek, enflasyon ve yeniden değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Bir diğer değişle, zaman içerisinde önceden ön görülmemiş ama hayatın akışının getirebileceği fırsatlar da ilave kazanç yolları olarak sunulmaktadır.  Devlet harcamalarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetleyen Sayıştay’ın, yapım ve kiralama sürelerinin ortalama 28 yıl olmasının şehir hastanelerinin kesin hesaplarının çıkarılmasını neredeyse imkansız hale getirdiği yönündeki tespiti düşünüldüğünde, kurulan sistemin (sistemsizliği) bırakın sağlık harcamalarını, ülke ekonomisini nasıl tehdit ettiği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.  Sonuçta, oluşturulmuş bir İhale rakamı, ödemeleri ve süreleri garanti altına alınmış bir şekilde, toplumun önüne konulmuş, ödenmesi için de en az iki kuşak görevlendirilmiştir.

YAPIM AŞAMASI

Uluslarası yaptırımlarla güçlendirilmiş sistemsizlik, ihale onayından sonra, yer teslimi yapılarak

devreye alınır. Tezgâh kurulmuş, dişliler çalışmaya başlamıştır artık. KÖİ sözleşmesinin notere kayıt işlemleri ile birlikte Uluslarası Ticaret Odası da dahil olmak üzere bütün bileşenler (paydaşlar) para kazanmaya başlar. Sözleşme güvenli ve hazine garantilidir. Derenin taşıyla, dereye su içmeye gelen kuşları, oturulan yerden vurmak mümkündür artık.  Çarklar, yandan yandan yandaşlara, bir sistem dahilinde çalışmaya başlıyor. Malzeme seçimlerine ilave olarak, taşeron seçimleri, personel, denetim firmaları bir plan dahilinde seçiliyor. Böylece örgütlerin iş talepleri de yerine getirilmiş oluyor. Kamunun verdikleriyle kervan diziliyor. Uluslararası sermaye ve siyasi iktidarın iradesi ile şekillendirilmiş sistemsizlik, yapım aşamasında müdahalelere çok daha açık bir şekilde devam ediyor. 

Şehir hastaneleri konusunda yapılan en büyük hata, hastane inşaatı ve maliyeti ile ilgilenilmekle yetinilmesidir. Oysa ki yapılacak işleri: hastane binaların yapımı, çevre inşaatları ve şehrin yeniden düzenlenmesi olarak ayırdığımız zaman daha doğru sonuçlar elde etmemiz mümkün olabilecektir.  Şöyle ki;

1 ) Hastane binalarının yapımı

Avan projeler, uygulama projelerine dönüştürüldükten sonra inşaat İmalatlarına başlanır. Kullanılacak malzemeler, mahal listelerinde, lobilerin talepleri doğrultusunda önceden belirlendiği için yapım süreçleri hızla geçilir. Arada çıkan ve basında da yer alan sorunların çoğu, beceriksizlik ya da paylaşımlardan kaynaklanmakta, bazen de bilinçli yapılmaktadır. Böylece, İş’in yapımındaki gecikmelerden dolayı, proje ve imalat değişiklikler yapılarak –bunlar gerekçe gösterilerek de süre ve ilave ücretler ödenir- müteahhitlerin ceza almaları önlenir. Olası cezai müeyyidelerin etkisini yok eden uygun gerekçeler her zaman vardır. Çünkü denetim şirketleri, yükleniciye yakın şirketler arasından seçilmişlerdir. Ayrıca bir hastanenin yapımını kontrol eden şirket, farklı bir hastanenin projelendirilmesini yapabilmekte hatta yüklenici olarak çalışabilmektedir. Yüklenici firmalara, birbirlerinin işlerini -devleti yasal sıkıntılara sokmadan- çözmeleri görevi verilmektedir.  Denetim görevi yapan müşavirlik firmaları etkisiz ve yetkisiz bir şekilde çalışarak, paylarını alırlar.  Maliyetlerin yüksek gösterilmesi, kullanılacak kredilerin, talep edilen gelirin ve kiralama içeriklerinin değişmesinin sağlanması açısından gereklidir. Bu nedenle sık sık proje ve imalat değişiklikleri yapılır.  Bu işlemlerden amaç ilave süreler ve fiyat avantajları elde etmektir. Yapım şartlarında bir şeyin değişmesi, birçok parametrenin değişmesi anlamına da gelir. Sözleşmelerdeki belirsizlikler kullanılarak, inşaatın süresi, yapım koşulları, ayrıntılı gerekçelerle, düzenlenecek raporlarla ve hazırlanacak zeyilnamelerle başlangıç maliyetlerinden çok daha yukarılara taşınır.  Bu yol sadece yapım aşamasında değil, kiralama süresi boyunca da kullanılır. 

2) Çevre inşaatları

Bugüne kadar şehir hastaneleri konusunda yazılan makale, rapor ve konferanslar da ağırlıklı olarak kamu zararlarının yapım ve işletim sırasındaki sınırlı bölümlerine girildi. Oysa ki şehir hastanelerinin inşaatlarında en büyük rant hastane çevresi yapılaşmalardadır. Burası ile hiç ilgilenilmedi. Şehir hastanelerinin önemli bir bölümünde hastane inşa edilen alanın dışındaki hazine arazilerinin de ek bir sözleşme ile müteahhitlere devredildiği bilinmektedir. Örneğin, Ankara’nın en değerli yerlerinden biri olan Bilkent Şehir Hastanesi’nin çevresindeki hazine arazilerinin (ODTÜ, Bilkent ve Hacettepe üniversiteleri arazileri hariç) yükleniciye çok amaçlı inşaatlar yapması için verildiği bilinmektedir. Bugün ise bu arazilerin akıbetinin hangi aşamada olduğu belirsizdir.

3) Şehrin yeniden düzenlenmesi

Arsa vermekle, yüklenici borçlarına üstlenebilecek düzeyde hazine garantisi vermekle kurtulamıyorsunuz. Bu kez de maliyeti çok yüksek önemli bir sorunla karşılaşıyorsunuz: alt yapı

inşaatlarının sosyal ve parasal maliyetleri. Bu bölümün üzerinde de yeterince durulmamaktadır.  Oysa ki, en az hastane yapın maliyeti kadar çevresel değişikliğe gidilmektedir. Ulaşım yolları, kanalizasyonlar elektrik hatları, doğalgaz iletimi, engel teşkil eden yapıların kamulaştırma bedelleri, ODTÜ Ormanı örneğinde olduğu gibi kesilen ağaçlar, bozulan ekoloji, trafik yoğunluğu nedeniyle harcanan enerji, hava kirliliği, vs. gibi sorunlar düşünüldüğünde kamu zararının ne kadar büyük olduğu görülecektir.  Bu uygulamalarla şehir adeta yeniden yapılmakta, öncelik hastaneye verildiği için de kentin dizaynı bozulmaktadır.  Önceden yaptıklarınız gidiyor, hepsini büyüterek, yeniden yapıyorsunuz.  Eski şehir planlarının iptal edilmesi, hayatın her alanını zorlaştırmakta ve şehir yaşam maliyetlerini çok büyük oranlarda arttırmaktadır.

KİRALAMA AŞAMASI

Kiralama ile birlikte devletin ödemeleri başlıyor. Kiralama süresi (genellikle 25 yıl boyunca ve bedeli artarak) kadar, metre kare olarak hesaplanmış kira bedeli ve tıbbi destek hizmetleri de (görüntüleme, laboratuvar, rehabilitasyon, sterilizasyon, EKG, endoskopi, enfeksiyon, testler, doppler, mamografi, morg vb.) beş yıl boyunca her yıl güncellenerek, beş yılda bir sözleşme yenilenmesi koşullarıyla iki ayrı koldan süreç ilerliyor.  2016 yılı itibarıyla, 20 şehir hastanesinin yatırım bedeli 10.2 milyar Euro, Sağlık Bakanlığının bu hastaneler için doğrudan üstlendiği kabullere dayalı yıllık asgari tıbbi destek hizmetleri rakamı 2.280 milyar Euro’dur. 25 yıl boyunca ödenecek tutar ise 57 milyar Euro’dur. Ödemeler, finansmanın sağlandığı para cinsinden artarak güncellenecektir.  Yukarıdaki projeksiyon 20 hastane için yapılmıştır. Bu rakamlar yapım aşamasında, bahsetmiş olduğum nedenlerden dolayı arttırılmıştır.

2019 yılı güncel rakamı ise kullanıma açılmış ve yapımı devam etmekte olan 30 şehir hastanesinin kamuya getireceği yük 142.4 milyar ABD doları olarak güncellenmiştir. Bu tutarın 77.2 milyar Dolar’ı kira bedeli, 65.2 milyar Dolar’ı ise tıbbi destek hizmetler bedelidir.  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca Mimarlık ve Mühendislik Hizmet Bedellerinin Hesabında Kullanılacak 2020 Yılı Yapı Yaklaşık Birim Maliyetleri Hakkında 10 Mart 2020’de Remi Gazete’de www.resmigazete.gov.tr’de yayınlanan Hesaplama Cetvelinde 5.Sınıf B Grubu Hastane Yapılarının, Maliyeti 2900 TL/m2 olarak belirlenmiştir. 

Konunun doğru anlaşılabilmesi için, yanlış bildiğimiz bir konuyu da düzeltelim. Şehir hastanelerinin yapımı diye belirtilen bütün maliyet bedelleri, aslında devletin hazine garantisi verdiği ve müteahhitin hastane imalatı süresince kullandığı kredilerin tutarları toplamıdır. Bu nedenle İngiltere Parlamentosu’nun, yolsuzluk ve muhasebe işlemlerindeki usulsüzlükler nedeniyle KÖİ sözleşmeleri ile ilgili soruşturmalar açtığında saptadıklarını düşünürsek, konu netleşmiş olur. Bu nedenle hastane maliyetleri ile ilgili olarak yazılan ve söylenenler doğru olmayabilir. Dolayısıyla hazine tarafından garanti altına alınmış (üstlenilmiş) kredilerin ne kadarının hastanelerin yapımında kullanıldığını ya da bu kredilere ilave tutarlar ilave edilip edilmediğini bilmiyoruz. Biz kullanılan kredilerden yola çıkarak, (Hazine tarafından üstlenilmiş rakamları) değerlendirmeler yapalım. Bu durumu açıklarken, şehir hastanelerinin en büyüğü olan ve dünya sıralamasında da tek seferde yapılan en büyük hastane unvanına sahip Bilkent Şehir Hastanesi’nden ilerleyelim.

Burada bütün hesaplar güncellenmiş, 2020 yılına çevrilerek yapılmıştır.

Kullanılan kredi miktarı: 890.000.000 €

Kapalı inşaat alanı: 1.312.358 m2

Yatak sayısı (arttırılmış): 3.810 yatak

Yatak başına düşen kapalı alan: 344.5 m2/hasta

Yatak başı maliyet: 233.596 €

7 Mayıs Tarihli Kur: 1€=7.82

Yapım için kullanılan toplam kredi tutarı:

7.82*890.000.000 = 6.959.800.000TL

Yatak başına maliyet (TL): 233.596*7.82 =1.826.720TL/Yatak

Aynı hastane geleneksel ihale yöntemlerinin herhangi biriyle ve dünya standartlarında yapılmış olsaydı, fiyat (maliyet) ne olurdu?

Sağlık için hiçbir önemi olmayan gereksiz ticari alanların bir kısmını düşerek, dünya ortalaması değerleri ile hesaplarımızı sürdürelim.

Hasta başına düşen kapalı alan miktarı: 185 m2

2020 Yılı YYBF Tariflerine Göre Hastane Yapımı: 2.900 TL/m2

Hastanenin projelendirildiği yıl 2016 Yılı YYBF: 1.610 TL/m2

 2016 Yılı  1Euro=3.34 TL

Olması Gereken Kapalı İnşaat Alanı: 185 m2*3810 yatak= 704.858 m2

Hastanenin 2020 Yılı İhaleye Çıkış Bedeli:  2.900TL*704.858m2=2.044.088.200TL olacaktı.

Rekabet sağlanmamış olsa bile en az %12 tenzilât ile ihale sonuçlandırılacaktı. Serbest rekabet sağlanmış olsa %20‘lerin altını görmek bile çok mümkün olacaktı. Biz yine de Emanet İşler Yönetmeliği’nden yola çıkarak devam edelim. Söz konusu ihale şeklinde bile baştan fiyatlar %8 eksiltmeye tabi tutulur. Ardından müteahhitin de en az %3-4 arasında tenzilât yapması istenir.  Bu nedenle,  Hastane İhale Bedeli: 2.044.088.200*0,88 =1.798.797.616TL olacaktı.  (Kamu en fazla bu değere, 3.810 yatak kapasiteli bir hastaneye sahip olabilecek, önemli miktarda kamu arazisi de yeşil alana ayrılabilecekti. Kaldı ki, doğru hastane modelinin 200-600 yatak arası olduğu da bütün dünyada kabul görmüş bir uygulamadır.)

Bu hesaplamalar üzerinden bakıldığında, Bilkent Şehir Hastanesi:

KÖİ ile Yapılmış Bilkent Şehir Hastanesi Tutarı / Dünya Standartlarında Geleneksel İhale Yöntemleriyle Yapılacak Hastane Tutarı=6.959.800.000/1.798.670.000 =3.87X yani yaklaşık 4 katı bir bedele mal olmuştur.

Bu hesaplama modeli konuya ilişkin doğru bir yaklaşımdır.  Yapılan ticari alanlar müteahhit tarafından işletilmekte, yapımı kamu tarafından finans edilmektedir. Bu nedenle hastane maliyeti olarak gösterilmesi yanıltıcı olmaktadır. Müteahhit firmalar söz konusu ticari alanlarla ilgili (otel, lokanta, fitness, pub, kafe, otopark, kantin, eczane, hediyelik eşya satış yerleri, market vs gibi) çok küçük ve özel mahsuplaşmalara gittiklerinden gerçek maliyetler de örtülmüş olmaktadır.  Çünkü arsa, finansman ve yapım bedellerine ilişkin bütün maliyetler doğrudan kamu garantileri üzerinden yürütülmektedir.  Kamu garantisi ile alınan krediler yukarıda da görüldüğü üzere şehir hastanelerinin yapım bedelinden çok daha yüksektir. 

Devlet İhale Kanunu‘nda belirtilmiş bütün ihale usulleri Sayıştay denetimine tabiidir. Bu nedenle sözleşmenin bir nüshası ihalenin hemen ardından, her zaman Sayıştay’a gönderilir. İşe başladıktan sonra da ödeme yapılan her aşamada, yapım ya da kiralama ile ilgili belge, fatura ve hak edişlerin tamamı, denetlenmesi için Sayıştay’a gönderilir. Dolayısıyla bütün süreç devlet tarafından kontrol altına alınmış olur.  KÖİ sözleşmelerinde ise gösterilen gerekçeler ve istisnalar bu sürecin doğru çalışmasını önlemektedir. Ticari sır, güvenlik durumları, siyasi müdahaleler vb. gibi haller nedeniyle Uluslararası Tahkim Mahkemeleri ve kredi bulma gerekçeleri bahane edilerek Sayıştay bu süreçte by-pass edilmektedir. 

Devlet İhale Kanunu’ndaki geleneksel usullere göre, şehir hastaneleri ihale edilmiş olsa, yukarıda anlatılanların hepsi suç oluştururdu. İhaleyi yapanlar, kazananlar ve onaylayanların tekmili birden zimmet, irtikâp, rüşvet ve görevi kötüye kullanmaktan yargılanır, ceza alır, mal varlıklarına da el konulurdu.  Bu nedenle KÖİ ihale usulü seçilmiş, geliştirilmiş ve sözleşmenin uygulanması Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nin garantisi altına alınmıştır.  Böylece müteahhit ve bu imkanları sağlayanlar da cezai olarak ehliyetsiz hale getirilmişlerdir. Olası cezalar ve kazançların iadesi büyük tazminatlar nedeniyle neredeyse imkansız hale getirilmiştir…

Önümüzdeki 30 yıl boyunca yapılmış ve yapılmakta olan 30 Şehir Hastanesi’nin bütçeden alacakları asgari tutar 142.4 milyar ABD Doları olarak öngörülmektedir. Esasen bu rakam iyimser bir hesabı ifade etmektedir.  İlgili sözleşmeler kapsamında yapılacak inşaat işlerindeki artışlar, fiyat farkları, kararnamelerle düzenlenecek ilave ücretler, eskalasyona tabi tutulacak ödemeler, mücbir sebepler nedeniyle verilecek süre uzatımları, sigorta, tazminat vb. gibi çoğaltılabilecek gerekçelerle bu rakam ABD Dolar’ı bazında en az %25 oranında artacaktır. Dolayısıyla kamu maliyetini en az 178 milyar ABD Dolar’ı olarak hesaplamak ve siyasi kararları buna göre almak gerekecektir. Neden mi? Bahse konu para Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir yıllık bütçesinden (Bugünkü kur hesabı ile 7,24× 178.000.000.000 = 1.288.720.000.000TL’dir.) bile daha fazla paraya tekabül etmektedir.  

Sadece 2018-2023 yılları arasında bir kısmı ödenmiş 57.9 milyar $ olduğu düşünüldüğünde, geleceğin sağlık krizinin kapıda olduğu görülecektir. Sağlıkta başlayacak krizin Türkiye‘yi ne hale getireceğini görerek şimdiden politikalar üretmek gerekmektedir.  Kamu kayıplarının bir diğer yüzü daha da can yakmaktadır.  Şehir hastaneleri iş yapsın diye Cumhuriyet Tarihi boyunca büyük zorluklarla yaptığımız ve sürekli modernize ettiğimiz hastanelerimiz kapatılacaktır.  Bu kapsamda sadece Ankara’da kapatılacak hastane sayısı 13, kapatılacak yatak Sayısı: 7150 adettir.  Buna karşılık açılmış/açılacak Şehir Hastaneleri yatak sayısı: 7328 adettir. Burada fark yalnızca 178 adettir.  Bu bağlamda yatak sayısı arttırıliyor diyerek yapılan propaganda da doğru değildir. Milyarlarca Dolar harcayarak elde edilecek ilave yatak sayısı sadece 178’dir. Bu hastanelerin kapatılması ile birlikte başka bir kamusal rant alanı açılacak, mevcut model içinde yeni bir kamusal değer gaspının önü açılacaktır: eski hastanelerin yeni arsaları. Bu varlıklarla ilgili geçmiş uygulamaların aynısı ile geçerli olacağı düşünülürse, şehir planlamaları iflas edecek, yaşadığımız çevreler cehenneme dönecektir.

SONUÇ YERİNE

Böylesine çıplak bir anlatımın çok can yakıcı olduğu açıktır.  Ancak doğru bilinenlerin bir bölümünün yanlış, var olan bilgilerin de eksik olduğunu belirtmek gerekiyordu. ‘Sağlıkta devrim” diyerek bugüne kadar halkın önüne konulan model yalnız kamu sağlığı ve gelecek nesillerin esenliğine değil, Türkiye’nin bağımsızlığına indirilmiş büyük bir darbedir.  Neoliberal politikaların bir sonucu olan mevcut model üzerinden geleceği esir alınmış bir Türkiye yaratılmıştır. Bu nedenle, “biz şehir hastanelerine değil yapılan yolsuzluklara karşıyız” demek, yeterli politika üretmektir.  Bir plan dahilinde şehrin her tarafına önceden dağıtılarak yapılmış olan hastanelerin kapatılması; acil hastaların, hastanelere ulaşamadan yaşamlarını yitirmelerine ya da en hafifinden ancak daha fazla para ve zaman harcayarak sağlığa erişimleri ile sonuçlanmaktadır. Vatandaşlar bu model altında gereksiz tahliller, testler ve müdahalelere maruz kalarak neredeyse zorla hasta edilmektedir.

Sağlık hizmetleri paralı olursa, pahalı ve erişilemez olur. Sağlık harcamalarının bütçeden karşılanması, bir zaman sonra imkansız hale gelir. Zaten gelişmelerin de bu yönde ilerlediği görülmektedir.  Toplumsal bir sorun olan sağlık, öncelikle insanların hasta olmalarını önlemekle başlar.  Temiz hava, su, gıda, barınma ve iyi bir gelir sağlığın temelini oluşturur. Şehir hastaneleri her anlamda yarattığı kirlilikle, toplumun sağlığı ve ekonomisi için büyük tehdit oluşturmaktadır.

Doğru modelin 200 <Yatak Sayısı < 600 olduğu bilindiğine ve bilimsel olarak da kanıtlandığına göre, dünyanın her haliyle vazgeçtiği mevcut modele dayalı projelerden vazgeçmek/vazgeçirmek hepimizin görevi olmalıdır. Halkın sağlığı önündeki en büyük engel olan şehir hastaneleri uygulamaları İngiltere, Kanada, Amerika ve Avrupa’da olduğu gibi durdurulmalıdır. İngiltere Parlamentosu’nun izlediği yol örnek alınmalıdır.  Yukarıda belirtmeye çalıştığım kamu aleyhine olan yol ve yöntemler belgelendirilerek, davalar şimdiden açılmalı, vakit kaybetmeden de şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır.

Uğur TUNÇAY; İnşaat, Ulaşım, Kıyı ve Liman Mühendisi

3 Comments

  1. Uğur bey makalenizi çok dikkatli okudum. Bilmediģim noktalar hakkında bilgi sahibi oldum. Bütün bunlar 25 -30 yıl önce başlayan özellikle 24 Ocak kararları ve Dünya Bankası ve IMF’in dayatmalarının sonucu. Son günlerde tartışılan “ödemeyelim” dedikleri paraların ödemek zorunda olduğumuzu bilmeden yapılan tartışmalar. 1999 yılının temmuz ayımda Anayasa da yapılan değisikleri hatırlamak gerekir. Kamulaştırmanın karşıti “özellestirmenin”, imtiyaz sözleşmelerinde danıştayın onayı yerine “görüş bildirmesinin”, uluslararası tahkimin” anayasada yer aldığını hatırlamak gerekiyor. Maalesef bütün bu değişiklikler 57. koalisyon hükümeti (Ecevit hükümeti) ‘, nin ürünleridir.
    Bunları değiştirmek için güçlü bir siyaset gerekir.
    Bilgilendirmeniz için teşekkür ederim.
    Ayla Yılmaz
    Foça İlce Başkanı
    Eski KİGEM Vakfı Genel Sekreteri

  2. ilgili yabancı yüklenici firmalar dış piyasada borsalarda Varlığa dayalı menkul kıymet olarak satışlarını yapmış olmaları gerekir.
    riski sıfır olan bir değerli kağıt getirisinin hesabı kolaydır.buradan elde edilecek kaynak ya inşaat zamanında kullanılır yada başka işlerin finansmanında.
    yani şirket her haliyle karda

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir