İstanbul Sözleşmesine Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

İstanbul Sözleşmenin imzalandığı döneme göre antidemokratik uygulamaların ağırlaşması ve yaygınlaşması, kanunun kabul edilmesine gerekçe yapılan“uluslararası saygınlığın” dip yapması ve kadına yönelik şiddet eylemlerinin artık üçüncü sayfalarına sığmayacak duruma gelmesinden sonra yeni bir akım ve moda gelişti: İstanbul Sözleşmesine saldırmak!

Üstelik sözleşmenin hazırlanmasını ve imzalanmasını sağlayan siyasal cenahın kemik kadrosu ve ana paydaşları tarafından. Gazete demeye bin şahit lazım olan mevkuteler üzerinden yürütülen kirli bir yalan kampanyası da devam ediyor.  Çocuğun, kadının ve şiddete maruz kalan masumların canını ve onurunu korumaya çalışan sözleşmeye saldıranlara aynı dille yanıt vermek şarttır.

Kimi çevrelerde çok “saygın” ve “entelektüel” olarak bilinen hukukçuların bilimsel gerçeklik gibi sundukları yalanların ballandırarak anlatılması yalanın kirini örtemiyor.Üstelik yalan üzerine inşa edilmiş bir ideoloji ve siyasal tavrın hıncı olarak sırıtıyor. Zihin arkasında gizledikleri arkaik metaforlarına ve dar kalıplara hapsolmuş ideolojilerine çaresiz esir oldukları çok belirgin. Güya “CEDAW ve benzeri çorapları başımıza ören Batı” İstanbul Sözleşmesini de zorla imzalatmış ve kadına şiddet bu yasa ve uygulamasıyla tavan yapmış! (1)Türkçe bilen ortalama insanın zekasına hakaret sayılabilecek bir dezenformasyon yapıldığı açık ancak büyük yalanların büyük alıcı kitlesi olduğu da unutulmamalı.

İstanbul Sözleşmesi düşmanlığı, kadını ötekileştirme çabasının devamı ve onun normal bir insan olarak toplumsal statüsünü onaylayan tüm metinleri reddetme olarak okunmalıdır. İçinde yaşadığımız modern toplumda bunu açıkça dillendiremeyen bir kesim dolaylı yollar izleyerek eski yoluna devam ediyor. Niyetini açıklamaktan çekinmeyen küstah ve yobaz kesim yalancı güruhun riyakârlığından daha tehlikeli değil.

Kadınların hayvanlar ve eşyalarla birlikte sayıldığı 200 yıl öncesinin(2)(3) özlemi içinde olanların kadını ikinci sınıf gören zihniyetleri ile sözleşmeye yapılan saldırılar arasında esaslı bağlantılar bulunuyor. Bir yandan sözleşme kötülenirken diğer yandan kadınların çok değerli olduğuna yönelik dinsel retorikler tekrarlanıyor. Oysaki kadının ikinci sınıf bir tür olduğuna dönük temel kanaat pekiştirilmeye devam ediliyor. Kadına ve çocuğa verilen nafakayı ömür boyu olmakla itham eden bir “yalancı” başka bir yerde Medeni Kanun düşmanı olarak başka bir yerde ise Sözleşme düşmanı olarak karşımıza çıkıyor. Cumhuriyet düşmanlığı,kadın düşmanlığı olarak ifşa oluyor! Ulusal televizyonlarda şovmen teologlar sınırsız sayıda cariyeye sahip olunabileceğini büyük bir şehvete anlatırken bir yandan da sözleşmenin kötülüğü dillendiriliyor.

2014 Yılında Yürürlüğe Girdi

İstanbul Sözleşmesi ve gerçek adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”(4) 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Avrupa Konseyi 121. Bakanlar Komitesi Toplantısında kabul edilmişti. Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğuna ilişkin 24 Kasım 2011 tarih ve 6251 sayılı Kanun; 29 Kasım 2011 tarih ve 28127 sayılı Resmi Gazetede(5) yayımlanarak yürürlüğe girmiş; Bakanlar Kurulu, 10 Şubat 2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Kararı ile sözleşmeyi onaylamış; karar 8 Mart 2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmişti.Yine, Sözleşme’nin uygulamasını göstermek için “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”(6) da 8 Mart 2012 tarihinde 6284 nolu kanun numarası ile kabul edilerek 19.03.2012 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve yürürlüğe girmişti.

Sözleşme özetle, devlet kurumlarının ve kamu görevlilerinin kadına karşı şiddet uygulanmamasını sağlaması, kadına karşı şiddet ve ai1e içi şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve tazmin edilmesini amaçlamaktaydı. Ayrıca, insanın kısa ömrüne göre oldukça uzun olan dünya tarihinde kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek için düzenlenen kendine özgü ilk bağlayıcı belgeydi. Fiziken daha güçlü olan erkeklere karşı zayıf konumda bulunan kadın ve çocukları mahremiyet alanında da korumayı düşünmek insan ırkı için yepyeni bir gelişmeydi.

Sözleşmeyi Kim İmzaladı? Karşı çıkan oldu mu?

Sözleşme hem mekân olarak Türkiye’de düzenlenmiş hem deTürkiye, İstanbul Sözleşmesini 11 Mayıs 2011 tarihinde çekince koymaksızın imzalayan ilk ülke olmuştu.Sözleşmenin imzalanmasında toplumsal ve siyasal bir mutabakat oluşmuş, o dönemki parlamentoda bulunan bütün partilerin kabul oylarıyla onaylanmıştı. Bu öyle bir kabuldü ki; Türkiye’nin Nato’ya girmesi için yapılan 1952’deki oylama, IMF’ye üyelikle ilgili 1947’deki yasanın oylamasıve yine 2001 yılında İdamın kaldırılmasına ilişkin yapılan oylamadaki gibi tam bir uzlaşma içermekteydi.  Hiç “red” oyu çıkmamıştı!  İşin bir de komedisi vardı; “Oylamadan 246 kabul, “sıfır” ret oyu çıkmıştı. Çekimser oyu veren tek vekil ertesi gün Meclis’e dilekçe vererek yanlışlıkla “çekimser” tuşuna bastığını ve oyunu “kabul” oyuyla değiştirmek istediğini bildirmişti.”(7)

Sözleşme mecliste kabul edilmeden önce, Dışişleri Komisyonu, Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda incelenmiş, itiraza uğramadan kabul edilerek genel kurula gelmişti.(8)  Üstelik Avrupa Birliği Parlamentosu Başkanı Jerzy Buzek aynı gün meclis genel kuruluna hitap etmiş, “Deneyimlerimizi paylaşarak herkes için adil olacak bir sonuca ulaşabiliriz. Hazırlamakta olduğunuz yeni anayasanın birlikte yaşamak adına yeni bir çerçeve sağlayacak ilk şans olacağını biliyorum.” dediği konuşması tüm milletvekilleri tarafından alkışlanmıştı.(9) Bugün sözleşmeye saldıranların siyasal temsilcisi ise İstanbul Sözleşmesi’ni yasalaştıran ilk ülke olma onuru bize ait olacak” demişti. (10)

‘Ülkemizin Saygınlığını Artıran’ Sözleşmenin uygulama denetimi başlayınca saldırılar da başladı

Sözleşmeye uygun olarak mevzuat düzenlemelerinin yapılması, ulusal düzeyde veri toplanmasından ve eş güdümden sorumlu bir resmi kurumun tespit edilmesi kararlaştırılmıştı.  Öte yandan sözleşmenin uygulanmasını izlemek üzere bir uluslararası izleme mekanizması oluşturulmuş (GREVIO – Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetle Mücadele Uzmanlar Grubu); ulusal düzeyde toplanan verilerin GREVIO ile paylaşılması; sözleşmenin uygulanma durumu hakkında GREVIO’ya rapor sunulması ve GREVIO ziyaretlerinin kabul edilmesi ve denetim mekanizmasına yardımcı olunması da kabul edilmişti.

Sözleşmeyi kabul etmenin “Türkiye’ye ilave bir yük getirmeyeceği ve ülkemizin gelişen uluslararası saygınlığına olumlu katkıda bulunacağı” önemli bir gerekçe olarak sunulmuştu.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren ve bu anlamda öncü sayılabilecek ülkelerden olan Türkiye, sözleşmenin hazırlanmasındada öncü olmuş, Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetle Mücadele ve Önleme Geçici Komitesi bünyesindeki çalışmalarda aktif rol almıştı. Amacın masum ve meşru olması öncü rolü tetikledi mi bilmiyoruz ancak esas tetikleyicinin “güç sahibi olmaya” çalışırken meşruiyet alanı yaratmak olduğu artık kanıtlandı.

Sözleşme imzalanmış, yürürlüğe girmiş, GREVIO ağır aksak da olsa ilk raporlarını yayınlamaya başlamıştı. Nitekim ilk rapor 2018 yılında düzenlenmişti. (11) Bu süreçte yaşanan trajik toplumsal gelişmeler kadınları, kız çocuklarını ve erkek çocuklarını daha çok “vurmaya” başlamış, en zayıf halka olan kadına ve çocuklara yönelen şiddete karşı toplumsal bir kitle harekete geçmişti. Kadın hareketi de savunma refleksi ile güçleniyordu. Tam da bu zamanda daha önce aklını “yitirmiş olanlar” “yeniden akıllanıp” sözleşmenin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya başladılar. Reformun ve rasyonalizmin mucidi Avrupa’nın aklını yitirerek ve öncü “Türkiye’nin kuyruğuna takılarak” imzaladığı sözleşmedeki “bityeniğini” araştırmaya başladılar. Tarihi eser bölgesinde amatör cihazlarla altın arayan kaçakçılara özendikleri açıktı. Yakalansalar da vazgeçmezlerdi.

Yalanın en zeki ve hilelisinden başlayalım: İstatistikler kadına yönelik şiddetin azalmadığını söylüyor!

2002 yılında kabaca 60.000 olan hapishane mevcudunun 2020 yılı başında 400.000’e dayandığını söylüyor istatistikler. Sadece kadına değil, canlılara, bitkilere, ormanlara, denizlere, hayvanlara da saldırının arttığını hepimiz biliyoruz. Temiz sularımızın kirlendiğini, yeşile “kırmızı görmüş boğa gibi” saldırmayanın kar marjının düşük olduğunu, uyuşturucu kullanımının yüzde bin arttığını, cinayetlerin ve gasp yapmanın, kanunları hiçe saymanın Yeni Türkiye’nin âdeti halinde geldiğini hepimiz biliyoruz. Bu hengâmede kadına karşı şiddetin ve aile içi şiddetin dozunun artmasını “sözleşmenin iptali” için bahaneye dönüştürmek zekice bir hareket midir? Sözleşmenin bir işe yaramadığını hatta zararlı olduğunu, şiddeti artırdığını ileri sürecek kadar kör iddialar ortaya atılabiliyor. En küçük şiddeti bile hoş görmeyen bir hukuki metni şiddeti artıran ve aileleri yıkan günah keçisi ilan ediyorlar. Üstelik tabi oldukları “Siyasal İslam” “üst akıl” olarak sözleşmeyi yazdığı halde! Bu yalanı uydurup sonra kendileri de inanıyorlar! Yazık!

Öte yandan sözleşmenin ve sözleşmeye dayalı olarak çıkarılan 6284 sayılı yasanın eksiksiz şekilde uygulanmadığını ve uygulanmadığı için de şiddeti yeteri kadar engellemediğini görüyoruz. Yasayı uygulamayanların şiddetin arttığını iddia etmeleri ayrı bir garabet! Etkin ve caydırıcı önlemlerle desteklenmeyen, kamu otoritelerince sahip çıkılmayan hiçbir yasanın uygulamada faydasını görmek imkânsızdır. Tıpkı Anayasada laiklik, demokrasi, sosyal devlet ilkelerinin yazmasına karşın uygulamada bu ilkelerden eser görülmemesi gibi.

Sözleşme, imzacı devletlere “Kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınların güçlendirilmesi yolu dâhil kadınlar ve erkekler arasındaki temel eşitliği teşvik etmek, kadınlara yönelik şiddet ve ev içi şiddet mağdurlarının korunması ve bu mağdurlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politikalar ve tedbirler geliştirmek, kadınlara yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini teşvik etmek ve bütüncül bir yaklaşım benimsemek amacıyla etkili işbirliği sağlamak için kuruluşlara ve kolluk kuvvetlerine destek ve yardım sağlamak” görevini yüklediği halde bu görevleri yapmayarak suçu sözleşmeye atmak tam anlamıyla bir “şark kurnazlığı” ve tabansızlara özgü bir davranış olsa gerek! Hem sözleşmeyi imzalarken hem uygulama aşamasında gereğini yapmazken hem de bugün eleştirip kaldırılmasını isterken samimiyetsiz davranmak kadını ikinci bir tür olarak görmeyi zihin altında normalize etmiş bir toplumun içinden çıkılmaz ruh halini göstermesi bakımından önem arz ediyor. Ve kadın sorununun bu ülkede köklü bir sorun olduğunu da!

Saldırının en müptezeli: Sözleşme LGBT haklarını güvence altına alıyor.

Okumayan ve araştırmayan bir toplumda kuyruklu yalan söylemenin bu kadar kolay olması bizi şaşırtmamalıdır. Sözleşmenin 4 no.lu paragrafındaki cümle aynen şöyle:“Çocuklara yönelik aile içi şiddet yaygındır ve çalışmalar kadına yönelik aile içi şiddet ve çocuğa yönelik fiziksel istismar arasındaki bağlantıyı ve bunun yanında evde şiddete şahitliğin çocukta sebep olduğu travmayı ortaya çıkarmıştır. Yaşlılara taciz ve erkeklere yönelik aile içi şiddet gibi diğer aile içi şiddet biçimleri için güvenilir veriler nispi olarak nadirdir.”

Yalanın aksine sözleşmenin 4 no.lu paragrafı; aile içinde çocuğun tanık olduğu şiddetin sebep olduğu travmaya atıf yapıyor, aile içindeki şiddeti cinsiyete bakmaksızın reddediyor ve dünyanın en masum varlıkları olan çocuklara “gizli kapılar ardında” uygulanan ve hukuk sisteminin şimdiye kadar çözemediği bu sosyal yarayı iyileştirmek adına bir ilaç bulmaya çalışıyor. Üstelik bir hüküm ve müeyyide içeren madde değil. Sadece tespit ve niyet belirten başlangıç maddelerinden biri. Çocukları ve aile içindeki masumları korumayı amaçlayan ve sosyal hayatın ilerisindeki bir sözleşmeye bu iftira neden ve kim tarafından atılabilir? Tabi ki suçun failleri tarafından! Düz bir hukuki metinde cinsiyet ayırmadan çocukları ve kadınları korumayı amaçlayan bir maddeye aşağılık bir yalanla saldırmak için ancak aşağılık bir yaratık olmak gerekir.

Sözleşmenin “Madde 4” başlıklı metnine de ayrıca baktığımızda “Temel haklar, eşitlik ve ayrım yapmama” başlığı altındadır ve anahtar kavram şiddettir. Şiddete maruz kalan kim olursa olsun onun korunmasını öngörmektedir. Bu tanımın içine mülteciler de çocuklar da kadınlar da girmektedir. Tabi ki insan oldukları için farklı cinsel yönelime sahip olanlar da şiddetten korunmak zorundadır. Sözleşmeye buradan hareketle saldıranlar farklı cinsel yönelimde olanların insan olduğunu kabul etmemekte ve “sapık” olarak adlandırarak onlara uygulanacak şiddeti de meşru görmektedir. Yoksa sözleşmenin şiddet dışında ilgilendiği bir konu zaten bulunmamaktadır. Bunun için Türkçe bilmek ve sözleşmenin Türkçe metnini okumak yeterlidir. İkiyüzlü bir dille ötekileştirilmeye çalışılan ve sırf insan oldukları için şiddet görmemeleri yönünde hukuksal güvence getirilen farklı cinsel yönelimdeki bireylere ilişkin hakların medeni dünya tarafındanayrıca hukuksal güvence altına alındığı ise ayrı bir bahis olduğu için konuğu teğet geçiyoruz.

Sözleşmeye yapılan en mantıksız saldırı: Sözleşme örf, adet, gelenek ve her türlü uygulamayı “kökünden kazımayı” amaçlıyor

Sözleşmeye ahlaksız bir şekilde saldıranların önemli bir kesimi aslında medeni kanuna saldırmak isterken “dış mihrakların imzalattığı” sözleşmeyi hedef almak kolaycılığına kaçıyor ve baltayı taşa vuruyor. Zira hem hukukun temel kaynakları arasında örf ve adet bulunuyor hem de Medeni Kanuna göre ‘Örf ve adet’, kanundaki boşlukları dolduruyor. Hâkimlerin vicdani kanaatlerinin de önünde bir somut norm olarak örf ve adet ön plana çıkıyor.

Üstelik ‘Koca’yı evin reisi kabul eden, evin geçimini erkeğe yükleyen, zinayı TCK’ya atıfla suç kabul eden eski Medeni Kanun yerine 2001 yılında kabul edilen Yeni Medeni Kanun da bugünün muktedirlerinin oyları ile kabul edildi. Medeni Kanunun devamı sayılan Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu 2012 yılında meclisten ittifakla geçti. Cumhuriyet Devrimlerinin temel taşı olan eski Medeni Kanun dahi son dönemde daha ileriye taşındı ve geleneksel kültüre dayalı bazı “ataerkil” hükümler “çağdaşlaştırıldı.” İstanbul Sözleşmesi tam da bu süreçte kabul edildi ve bir yönüyle de yeni Medeni Kanunun mütemmim cüzü haline geldi. Dolayısıyla geleneksel olan, örfe ve âdete dayanan birçok uygulama son 20 yılda tedavülden kaldırıldı. Ama yine de örf ve adet halen uygulamadaki hukukun temel kaynaklar arasındadır. 

Yalanın kuyruklusu: İstanbul Sözleşmesi, toplumun en temel yapısı olan aileyi hedef alıyor ve Arabuluculuğu yasaklıyor.

“Sözleşme eşler arasında arabuluculuğu yasaklıyor” yalanıyla birlikte sunulan bu argüman tam anlamıyla şiddeti meşrulaştırma gayreti taşıyor. Kadınların şiddet görmesini meşru gören bu zihniyet ev içinde şiddete maruz kalanın kamu otoritelerince korunmasını ailenin yıkılması olarak sunuyor ve aile kavramının arkasına saklanarak birey’in haklarının çiğnenmesini savunuyor. Üstelik en üst mahkeme olan Anayasa Mahkemesi kararı ile sözleşmenin “şiddet gören eşin, dolayısıyla ailenin korunması”prensibi özellikle teyit edilmişken!  Sözleşme aileyi neden hedef alsın? Aksine sözleşme “şiddeti” yok etmeyi hedefliyor ve aile içinde şiddet mağduru kimse kalmamasını amaçlıyor. Sözleşmenin bir Avrupa Konseyi Sözleşmesi olduğunu unutan yalan sahipleri, aynı konseyin Aile İşlerinde Arabuluculuğu uzun yıllardır teşvik ettiğini ve aile içi şiddet hariç olmak üzere her türlü uzlaşma yöntemini Avrupa ülkelerinde bir sistem olarak uygulamayı önerdiğini gizlediklerini sanıyorlar. Hatta ülkemizde aile işlerinde arabuluculuk uygulaması getirilirken şiddet unsuru bulunan uyuşmazlıkların istisna tutulması hukukçular tarafından prensip olarak kabul edilmiştir. Avrupa Konseyinin tüm üye ülkelere 2003 yılında aile arabuluculuğunu tavsiye ederken “…aile içi şiddet ve eşlerin istismarı gibi unsurların olduğu vakalarda taraflar arası güç dengesizliğinin tespit edilmesi veya düzeltilmesi…” konusuna özel vurgu yapması 2011 yılında düzenlenen İstanbul Sözleşmesi’nde de zaten dikkate alınmıştır. (12-Aile İşlerinde Arabuluculuğu Hakkında Avrupa Konseyi Tavsiye Kararı)

En spekülatif yalan: Toplumsal cinsiyete dair maddelerde din ayrımcılık kaynağı olarak gösteriliyor

Sözleşme, ister güçten, ister dinden isterse töre ve gelenekten kaynaklansın her türlü şiddeti önlemeyi amaçladığına göre, şiddetin mazereti olan her tür argümanı reddedecektir. Televizyonların canlı yayınlarından kadınların dövülmesini dini hükümlerle savunanların sözleşmenin din düşmanı olduğunu iddia etmeleri kendi içinde büyük uyum oluşturuyor. “Din ve namus şiddetin kaynağıymış gibi sunuluyor” argümanının sahipleri de biliyor ki sözleşme hiçbir din adı zikretmiyor. Sözleşmeye imza koyan ülkelerdeki herhangi bir din eğer şiddeti meşru gösteriyorsa ya da o dinin bazı fraksiyonları şiddeti normalkabul ediyorsa elbette sözleşme o güruha karşı devlet kurumlarının harekete geçmesini isteyecektir. Üstelik hiçbir din adı zikredilmiyor. Avrupa ülkelerinde onlarca din ve mezhep olduğu düşünüldüğünde bu din ya da mezheplerden hangisi kadına şiddeti öngörüyorsa o dinin uygulamaları tabii ki sözleşmenin kapsama alanında olacaktır. 

Sözleşmenin ve ona dayanarak çıkarılan yasanın Anayasaya aykırılığının ileri sürülememesi yalanı

Sözleşmenin Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülememesi adeta İstanbul Sözleşmesine özgü bir durum gibi lanse edilerek ayrı bir yalan da söylenmiş oluyor. Evet, uluslararası sözleşmeler prensip olarak kanunların üstündedir. Ancak bunun denetimi tamamen siyasaldır ve uygulamasını takip etmek toplumsal bir konudur. İnsan Hakları Sözleşmesinden başlamak üzere imzalanan yüzlerce sözleşmenin uygulanmayan binlerce hükmü bunun kanıtıdır. Buna rağmen Sözleşme, Anayasa Mahkemesine taşınmış, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüş ve üyelerinin neredeyse tamamı son 20 yılın iktidarı tarafından atanmış olan Anayasa Mahkemesi sözleşmeyi hukuki bakımdan denetlemiştir. (13)  Ürgüp Asliye Ceza Mahkemesi, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi ve Antep Bölge Adliye Mahkemesi 17. Ceza Dairesi tarafından “eşe ve kardeşe karşı kasten yaralama suçları için ceza artırımı ve bu suçlarla ilgili kovuşturmanın şikâyete bağlı olmaksızın yapılmasını” öngören maddenin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve mahkeme bu başvuruyu reddetmiştir. AYM, Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın,sözleşme gereğince, “kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik şiddet veya şiddet tehlikesi nedeniyle açılan davalara” katılabilmesini düzenleyen maddenin iptali talebini de reddetmiştir. Dolayısıyla, ‘kutsallaştırılan aile’nin içinde bir şiddet meydana gelirse o farazi kutsallık en küçük şiddet eyleminde yıkılır ve devletin müdahalesi ile “insan onuru” korunur.

Anayasa Mahkemesine yapılan başvurularda da benzer iddialar ileri sürülmüştü:“Affetme veya barışma gibi kavramları peşinen yok sayıyor, aile bireyleri arasındaki çatışmayı derinleştiriyor, kişilerin vazgeçme hakkını ortadan kaldırıyor, faili ıslah edebilecek düzenlemeler yerine doğrudan cezalandırmanın toplum huzuru, adalet anlayışı ve ailenin korunması ile bağdaşmıyor, eşe karşı basit yaralama suçunun şikâyete tabi olmaması nedeniyle bu suçu işleyenler ile eşe karşı cinsel saldırı suçu işleyenler arasında eşitsizlik yaratılıyor.”

AYM, tam da sözleşmenin amacını açıklayan bir gerekçe ile başvuruyu reddetti: “Aile içi şiddet suçlularının etkin şekilde cezalandırılması gerekir. Aile bireylerine basit yaralama suçu, aile içi şiddetin en yaygın görünümüdür, aile içi şiddet suçlarında aile bireylerinin baskısı sonucu şikayet engellenebilir.”.

İçi Boş Yalan: Sözleşme boşanmayı artırıyor

Sözleşmenin, evlenmeye ya da boşanmaya etkisi tamamen sıfır! Türkiye İstatistikleri Kurumu(TÜİK) verilerine göre son 20 yılda evlilik yaşı sürekli yükseliyor, evlilikler azalıyor ve boşanmalar da artıyor. Bunun en büyük nedeni, kentli ve eğitimli nüfusun artması, ekonomik zorluklar ve değişen sosyoekonomik yaşamdır. Tüm alanlarda artan şiddeti önlemeye çalışan sözleşmenin evlenmeye ve boşanmaya etkisi olsa olsa olumlu bir etki olabilir. Şiddetin olmadığı ve sevginin egemen olduğu aileler elbette ki daha uzun ömürlü olacaktır. (14)

En güncel yalan: Toplumun çoğunluğu sözleşmeyi istemiyor

MetroPOLL Araştırma Merkezinin 2020 yılı Temmuz ayında yaptığı ankete göre halkın sadece yüzde 17’lik bir kesimi hükümetin sözleşmeden çekilmesini onaylıyor.  Araştırmaya katılanların yüzde 20’ye yakın bir kısmı ise soruyu “Fikrim yok/Cevap Yok” şeklinde yanıtlıyor ve halkın yüzde 64’ü net olarak hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini reddediyor. Kadınlar, kazanılmış haklarını bırakmak istemiyor, uygulamanın kötü ve eksik olmasına rağmen İstanbul Sözleşmesi’nin yaşamlarının hukuki güvencesi olduğunu yaşayarak görüyor. (15)

Yukarıdaki yalanlara benzer birçok yalan bıkmadan usanmadan tekrarlanıyor. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Kanun nedeniyle erkeklerin haksız yere hapse atıldığı, Sözleşme’nin nafaka yükümlülüğünü sadece erkeğe yüklediği, dış güçlerce hazırlandığı, eşcinselliği özendirdiği ve sırf kadının beyanı ile başka hiçbir delil olmaksızın erkeklerin hapse atıldığı gibi yalanlarla kamuoyu meşgul ediliyor ve bu yalanlara hiçbir mantıklı açıklama getirme gereği bile duyulmuyor. Batı düşmanlığı ve milli-manevi değerler retoriği hayatın hakikatini inkar için yeterli görülüyor. Oysa ki şiddet uygulamaya hakkı olduğunu düşünen erkekler verilen cezaları “haksız” buluyor.Sözleşme, kimseyi doğrudan hapse atmadığı gibi sadece uzaklaştırma tedbiri öngörüyor, bir kimsenin hapse atılması için ceza kanunlarına göre suçun delilleri ile sabit olması gerekiyor. Sözleşmede nafakaya ilişkin hiçbir hüküm bile bulunmuyor. Üstelik Medeni Kanun’un 175’inci maddesi, nafaka bakımından erkek ve kadın arasında hiçbir ayrım gözetmiyor, nafakaya ihtiyacı olan taraf erkekse ona da nafaka verilmesini öngörüyor. Sözleşmeye karşı olanlar, kanun önünde eşitliği tanımıyor ve sözleşmenin “Eşitlik ve Ayrım Gözetmeme” kuralını şiddetin önünde bir engel olarak görüyor. (16-İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili yalanlar ve gerçekler- Selin Nakipoğlu)

Sözleşmenin İptalini İsteyenlerin Zihniyet Dünyası Karanlıktır

Her sözleşme, her kanun ve her hukuki metin eleştirilir, günün koşullarına uygun hale getirilebilir, iyileştirilebilir. Ancak, Sözleşmenin birçok yerinde çocuklar için özel hükümler olmasına rağmen 3. Maddesi’nin f bendinde 18 yaşın altındaki kız çocuklarının da hukuken kadın olarak tanımlanmasını speküle ederek eleştirenlerin çocuk yaştaki kızların evlenmelerine karşı çıkmayanlardan oluşmasını nasıl yorumlayacağız? Kadın düşmanlığı yapmak için gözünü karartanları ikna etmek neredeyse imkânsız! Neyse ki sözleşmeyi yazanlar hiçbir detayı atlamadan koruyucu hükümleri koymuşlar.

“Sapkınlıklar meşrulaştırılıyor”, “Toplumsal cinsiyet eşitliği tek reçete olarak sunuluyor”, “Sözleşme eşler arasında arabuluculuğu yasaklıyor”, “Sözleşme hakkında, Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz” gibi ipe sapa gelmez birçok eleştiri destursuzca sıralanıyor.  Kadın ile erkeğin eşit iki birey ve ondan önce “insan” olduğu gerçeğini reddedenlerin kirli propagandası onları sadece marjinalleştirmiyor; hızla kentlileşen kadınlar tarafından aforoz ediliyorlar. 

Tüm saldırılara ve yoğun karalamalara rağmen Medeni Kanunun nimetlerini gören ve İstanbul Sözleşmesinin koruyucu özeliğini de keşfeden kadınların ezici çoğunluğu sözleşmenin kaldırılmasını istemediği için buna teşebbüs edenler geçici de olsa vazgeçmiş görünüyorlar. Politik atmosferde meydana gelebilecek değişikliklere göre üst perdeden yeni bir saldırı dalgasının gelmesi de olasıdır. En başta kadınlar olmak üzere toplum uyanık olmalı ve yalan furyasına karşı yaşamın hakikati üzerinden savunma hattını kurmalıdır. Cumhuriyet Devrimleri ile gelen çalışma hakkını, restoranda yemek yeme hakkını, eşit miras hakkını ve erkeklerle birlikte özgür bir insan olma hakkını yitirmeyi aklından geçirmeyen kadınlar İstanbul Sözleşmesi ile elde ettikleri Şiddete Karşı Devlet Tarafından Korunma Hakkını da savunacak ve yaşam haklarına sahip çıkacaktır.  Cumhuriyet’in hemen öncesinde yapılacak milletvekili seçimi öncesindeki nüfus sayımına bile kadınların dâhil edilmesine karşı çıkanların(17) bugünkü mirasçıları insanlığın ortak müktesebatı karşısında bir kez daha yenileceklerdir.

İbrahim Aycan, Hukukçu

Notlar:

  1. MUHARREM BALCI İLE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ÜZERİNE (http://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/tce/1052.pdf)
  2. Kadının Kurtuluş Devrimi – Sinan Meydan (https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/kadinin-kurtulus-devrimi-2772714/)
  3. TÜRK KADININ SİYASETE GİRİŞ SÜRECİ VE İLK KADIN SAYLAV MİHRİ İFFET PEKTAŞ (Atatürk Türk kadınının hakları üzerine ne zaman bir yeniliğe adım atmak istese karşısında tam ve koyu bir taassupla karşılaşmıştır. Ancak her seferinde konuşmalarında kadınlarla ilgili görüşlerini açıklamaktan da geri durmamıştır. Öyle ki Osmanlı’dan kalma bir seçim kanunun kullanıldığı ve bu yasaya göre Teşkilatı Esasiye Kanunun 20 bin nüfusa bir milletvekili seçilmesini emreder. İstiklal savaşının sürdüğü bu dönemde erkeklerin çoğu cephededir. İstenir ki, kadınlar da vatandaş sayılsın bu rakamın içine girmiş olsun. Ancak bu kanun teklifi Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey tarafından TBMM’ye gelince kızılca kıyamet kopmuştur.)
  4. İstanbul Sözleşmesi: Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (https://hukukbook.com/istanbul-sozlesmesi)
  5. KADINLARA YÖNELİK ŞİDDET VE AİLE İÇİ ŞİDDETİN ÖNLENMESİ VE BUNLARLA MÜCADELEYE İLİŞKİN AVRUPA KONSEYİ SÖZLEŞMESİNİN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN (https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/11/20111129-2.htm)
  6. https://hukukbook.com/ailenin-korunmasi-ve-kadina-karsi-siddetin-onlenmesine-dair-kanun/
  7. İstanbul Sözleşmesi TBMM’den nasıl geçti?
  8. Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları
  9. Avrupa Parlamentosu Başkanı Profesör JerzyBuzek tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne hitaben yapılan konuşma
  10. http://esitlikadaletkadin.org/istanbul-sozlesmesi-hakkindaki-efsaneler-ve-gercekler/
  11. GREVIO – Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetle Mücadele Uzmanlar Grubu tarafından hazırlanan ilk rapor
  12. Aile İşlerinde Arabuluculuğu Hakkında Avrupa Konseyi Tavsiye Kararı
  13. https://gazetekarinca.com/2020/09/aymden-6284-sayili-kanunda-degisiklik-basvurusuna-ret/
  14. https://www.alomaliye.com/2020/02/26/2019-evlenme-ve-bosanma-istatistikleri/
  15. https://tr.euronews.com/2020/07/25/metropoll-anketi-halk-n-yuzde-64-u-hukumetin-istanbul-sozlesmesi-nden-cekilmesini-onaylam
  16. İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili yalanlar ve gerçekler –Selin Nakıpoğluhttps://www.birgun.net/haber/istanbul-sozlesmesi-yle-ilgili-yalanlar-ve-gercekler-310329
  17. https://www.aydinlik.com.tr/osmanlida-kadinin-yeri

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir