İngiliz İşçi Partisi: Hizip Çatışmaları, Brexit Politikasızlığı, İkna Edemeyen Vaadler

İngiliz İşçi Partisi, son yılların en kötü seçim kayıplarından birini yaşadı, malum.

Şimdi İngiltere özelinde olduğu kadar dünya genelinde solun yenilgilerle biten seçim maceraları sorgulanıyor, yenilginin nedenleri üzerine kafa yoruluyor.  Öte yandan 2020 ABD Başkanlık Seçimi için Demokratik Parti’den aday olan bağımsız “demokratik sosyalist” Bernie Sanders’ın da kampanyasını erken sonuçlandırması solun “yenilgisi” üzerine tartışmaları daha da çoğaltmış bulunuyor.

Elbette kastedilen solun çizilen sınırlar içinde kamucu/halkçı politikalar izleyen “düzen-içi” bir sol olduğunu, “düzen-içi” nitelemesinin de bir küçümseme olmadığını sadece bu tür solun, sosyalist soldan son derece farklı olduğunu vurgulamak için kullandığımı belirteyim. Yazının amacı bu farkı anlatmak değil bu arada.

Biz de kendi ülkemizde düzen sınırları içinde faaliyet gösteren solun, özellikle CHP’nin neden iktidar olamayışı üzerinde duruyoruz zaman zaman.  Bu nedenle İngiliz İşçi Partisi’nin son seçim yenilgisi ile Bernie Sanders’in Başkanlık yarışının dışında kalmasının nedenlerini kendi çapımda gözlemlerimle açıklamayı deneyeceğim. Ülkemiz sosyal demokratları bu yenilgilerden mutlaka ders çıkaracaktır, çıkarmalıdır.  Marksizm’e inanmış bir sosyalist olarak ülkemiz soluna akıl verme gibi bir niyetimin olmadığını da belirteyim bu arada.

İngiliz İşçi Partisi, (nedense biz “İşçi” diyoruz ancak doğrusu “Emek” olmalıdır, Beyaz Ev’in Beyaz Saray olarak adlandırılması gibi bir tuhaflık bu da ama genel eğilime uyarak ben de İşçi Partisi demeye devam edeceğim, memnun olmasam da) dünyanın en köklü sol partilerinden biri. Liderliğini kim yaparsa yapsın, hangi eğilim yönetirse yönetsin kabul edilmelidir ki, tabanı işçi sınıfına dayanan, sendikalarca desteklenen güçlü bir partidir İşçi Partisi.  Ancak kendi içinde ciddi anlamda “sağ sapma” yaşayan partideki kapışmalar partinin iktidar yürüyüşünde önüne ciddi engeller çıkarmakta. Son yenilgide bu “kapışmaların” da payının olduğunu anımsamak gerekiyor.

Daha önce “sıkı Marksist” Michael Foot, ilerleyen yıllarda da Troçkist bir babanın, ondan etklenmiş “sıkı solcu” oğlu Ed Miliband, nihayet ülkede “kıpkızıl solcu” olarak bilinen Jeremy Corbyn’in liderlik yaptığı partide, tüm bu isimler 60’lı yıllarda Yeni Sol olarak ortaya çıkan eğilimden izler taşıyan figürlerdir.

HAROLD WİLSON’LA BAŞLADI

İngiltere’de Yeni Sol akım ilk olarak Harold Wilson liderliğinde şekillenmeye başladı. Wilson, İşçi Partisi’ni 1964’de iktidara getirdiğinde ülke sosyalistlerinde büyük coşku yaratmıştı. 1970’de Wilson hükümeti düştüğünde Yeni Sol’un eylemcilerinin tek adresi İşçi Partisi oldu.  Amaçları partiyi toplumsal hareketlerin buluşabileceği/birleşebileceği bir “çekim merkezi ”ne dönüştürmekti.  Bu noktada Tony Benn’i anımsamalıyız. Yeni Sol’un eksik olan liderliği onda vücut buldu.  “Sosyal demokrasinin savaş sonrası kazanımlarının ötesine geçilmeli” düşüncesini ortaya atan odur.  İşçi Partisi’nin 1974 Manifestosunda “zenginlik ve güç dengesinde emekçiler lehine değişim çağrısı” vardır örneğin.  İşçi Partisi 1974’de yeniden Wilson’un başbakanlığıyla iktidara geldiğinde parti içindeki Benn yanlıları (Bennite) parti liderliğine, son derece solcu bir program dayatmıştı.  Liderliğin asla inanmadığı bir programdı bu. TonyBenn Endüstri Bakanı olarak bulunduğu kabinede tüm çabasını işçi hakları ile ekonomik demokrasi modellerini izlemeye yöneltti.  Bunu yaparken ana akım medyadan olduğu kadar partisinin liderliğinden de tepkiler gördü.  Tony Benn’in, 1975 yılında İngiltere’nin, o zamanki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olan AB’den ayrılması için başlattığı başarısız referandum girişimi Wilson’a onu görevden alma fırsatı verdi.

Bu Bennite’lerin parti içi demokrasisini inşa etme, parti tüzüğünü, programını demokratikleştirme mücadelelerini başlattıkları en önemli gelişmedir.  Partili milletvekillerinin her seçim öncesi yerel örgütlerin onayını alma zorunluluğu, sıradan üyelere parti liderinin seçimlerinde oy kullanma hakkı gibi reformlar için çabalarını arttırdılar. Partinin demokratikleşmesi gelecekte devletin de demokratikleşmesiydi onlara göre. Bu girişimler etkili oldu, partiyi destekleyen birçok önemli sendika daha solda durmaya başlamış, İşçi Partisi liderlerinin parti konferanslarında sendikalar üzerindeki tahakkümcü tutumları bile hafiflemişti.

Bunlar yapılırken Tony Benn bu gelişmeyi kendisini liderliğe taşıyacak bir fırsat gibi görmedi hiçbir zaman.  Önem verdiği sadece demokrasiydi; o demokrasi “radikal bir değişime halk desteğini” ön koşul kabul ediyordu.  Ancak parti içi demokrasiyi sağlamak için verilen bu mücadeleye çok zaman harcayan Bennite’ler partide kendilerine gösterilen direnci kırmak için uğraşırken bunun dışında yapacaklarına harcayacak çok az enerjileri kalmıştı.

YENİLGİNİN NEDENLERİNDEN BİRİDİR

Çok ama çok kısa özetlediğim partideki bu “çizgi mücadelesi” İşçi Partisi’nin emek/demokrasi mücadelesinin zaman zaman önüne geçti.  Son seçimlerin kaybedilmesinde önemli nedenlerden biri parti içi bu çekişmelerin varlığıdır.

Son on yıl içinde sırayla merkez sağdan, merkezden ve sol kanattan liderlerle girdiği dört seçimi de kaybetti İşçi Partisi. Kapitalizmde daha çok kazanılacak şey olduğuna inanan/inandırılan bir emekçi kesim olduğu gerçeğine de bağlı bu yenilgiler biraz.  Somut bir örnek vereyim; İngiltere, diğer Avrupa ülkelerinden çok daha başarılı bir konut politikasına sahipti uzun yıllar.  Belediyelere ait binlerce sitedeki on binlerce ev, ihtiyaç sahiplerine küçük bir aylık karşılığında kiralanır, hak sahibi ömrünün sonuna kadar o evde oturabilirdi.  Margaret Thatcher iktidarında, belediye evlerinin içinde oturanlara satılma kararı alındığında, hemen hemen herkes banka kredileriyle bulundukları evleri satın aldılar. Çok küçük bir miktar kira ödemiş de olsalar, mülkiyet duygusu ağır basmış, binlerce ev kiracılarınca satın alınmıştı. Yıllarca ihtiyaç sahiplerine hakkaniyet kuralı da gözetilerek dağıtılan evlerden mahrum kalmıştı belediyeler.

İşçi Partisi, evlerin içinde oturanlara satılmasına karşı kararlı bir mücadele vermesine rağmen, seçimlerde, yoksulların ev sahibi olmalarına karşıymış gibi anlaşıldığından ciddi bir yenilgi almıştı yapılan seçimlerde.  İşçi Partisi, ev alacak gücü olanlar zaten alabilirlerken, yoksulların konut sorununu çözmek için yıllardır uygulanan “düşük kiralı ev” uygulamasının sona erdirilmesine karşıydı oysa.  Emekçi kesimlerde “kapitalizmde yararlanılacak daha faz şey var” düşüncesini uyandıran onlarca örnekten sadece biridir bu.  Küçük emekçi mantığı asıl çıkarının nerede olduğunu görmede son derece yeteneksizdir.  Çocuklara parasız süt dağıtımını bile engellemesine rağmen Muhafazakâr Parti sayesinde ev sahibi olduğunu düşünenlerin oyları Thatcher’a gitti.

Zaten buna benzer politikaları yüzünden İşçi Partisi içinde Margaret Thatcher’e hayran bir ciddi klik de oluştu.  Irak’ın işgalinde de uğursuz roller oynana İşçi Partili eski Başbakan Tony Blair, bu kliğin en iyi bilinin yüzüdür.  “Thatcher’a hayranım” lafı hafızalardadır. Partide ne zaman sağcılık gelişme gösterse İşçi Partisi seçimlerde başarı kazanıyor.  Tony Blair sağcılığının partiye iktidar getirmesinin nedeni, Blairzmin “kapitalizme vurmayan ama sosyal eşitlik politikaları muhafazakarlardan daha iyi olan” bir çizgi olarak görülmesindendir. İşçi Partisi’nin kesinlikle solda duran tabanı iktidar için yetmemektedir.  Burada “sosyal demokrat” ya da “sosyalist” bir partinin sağcılaştığında kitle desteği kazandığını söylemiş olmam, örneğin ülkemizde de böyle yapılması gerektiği anlamına gelmez. Bizim gibi toplumlarda sınıfsal ayrım son derece bellidir, ne kadar varsa artık olan refah da eşit paylaşılmamaktadır.  Batı demokrasilerinde “statüko”yu koruma konusunda “sağın da solun da” ortak olması, sosyal refahın paylaşımında bizimkiyle kıyaslanmayacak bir “eşitliğin” bulunmasıyla ilgilidir. Dünyanın altıncı büyük ekonomisini yaratan statüko ne sağcılar tarafından tamamen emekçi aleyhine, ne de “solcular” tarafından tamamen sermaye aleyhine değiştirilebilir durumdadır.  Dolayısıyla sol bir partinin sağcı tutumlar sergilemesi çok da şaşırtıcı değildir.  Muhafazakârların fazla sermaye yanlısı oluşundan şikayetçi bir İngiliz seçmen, zaman zaman yakınsa da sürmesini istediği düzeni değiştiremeyeceğinden emin olduğu “solcu” İşçi Partisi’ne oy verebilir bir sonraki seçimde. 

YENİLGİNİN DİĞER NEDENLERİ  

İngiliz partileri için “manifesto” her şeydir.  Henüz seçim lafı yokken bile manifestoda vaatlerine yer verir partiler. Uzun emekler sonucu, eksiksiz olmasına dikkat edilerek hazırlanır bu manifestolar.  Bir kere duyurduktan sonra da manifestosunda vadettiklerini gerçekleştiremezse sonraki seçimde sandığa gömülür parti.  Ama sadece bu değil. Vaatlergerçekçi de olmak zorundadır.  Sadece bir seçim kazanmak için ortaya atıldığı fark edildiğinde destekçi bulması zordur ilgili partinin.

İşçi Partisi, 2019 Manifestosunda bir takım vaatlerde bulundu. Yaşlılara ücretsiz bakım, ücretsiz üniversite, oy verme yaşının 16’ya düşürülmesi gibi vaatler de vardı bunlar arasında. Üniversitelerin ücretsiz olacağı vaadi dışında, zaten bu haklar (ki hemen hepsi geçmişteki İşçi iktidarlarınca hayata geçirilmişti) vardı. İşçi Parti tabanı ile İngiltere’nin manifestoya göre “saf değiştiren” meşhur seçmeni için yeni bir şey yoktu manifestoda.  Düşük gelirlilere yönelik kamu hizmetlerine yatırımı finanse etmek için milyarderlere vergi sözü vermesine rağmen İşçi Partisi’nin kömür, çelik işçilerinin çok olduğu yerlerdeki doğal seçmenlerini bile ikna edemediği görüldü. Özelleştirmelerin durdurulması, tasarruf önlemleri adı altında kesintilerin yapılması, sağlık servislerinin kötülüğü gibi devasa sorunlar varken “fazla lüks” kaçan talepler olarak anlaşıldı partinin manifestosu. Jeremy Corbyn bu eleştirileri “manifesto seçim için değil. On yıl sürecek olan planımızdı” sözleriyle yanıtlamıştı eleştirileri.

Brexit konusunda hayli sıkışmış durumda kalan İngiltere’de, bir seçimde bu konuda çözüm önerememek büyük bir hata. İşçi Partisi’nin yenilgisini hazırlayan biri de bu konuda bir politika tutturamaması oldu. Partinin Brexit tartışmalarının ülkenin asıl sorunlarını gölgede bırakacağını dile getiren yaklaşımı, ülke kamuoyunu neredeyse ikiye bölen, Birleşik Krallığı oluşturan, AB’den çıkmaya karşı olduğu da bilinen bölgelerin (İskoçya gibi örneğin) bağımsızlık talebiyle ortaya çıkmasına yol açan böylesi önemli bir sorunu küçümseyen bir yaklaşım olarak yansıdı seçmene. 17.4 milyon seçmenin Brexit konusunda bir politika beklediği İşçi Partisi bunu yapamadı.

Görüp görülecek en garip seçim stratejisini uygulayan parti oldu İşçi Partisi. Seçim kampanyalarında Birmingham, Bristol gibi emek yoğun kentler yerine Telford, Middlesbrough Cleveland gibi nispeten refah seviyesi yüksek sayılan yerlerde toplantılar gerçekleştirdi parti.

CORBYN: HER ŞEYE RAĞMEN BAŞARILI

Tüm bunlar partiye ciddi bir canlılık getirdiği, genç üye kazandırdığı inkâr edilemez olan, gerçek bir “işçi partisi militanı” Jeremy Corybn’in hataları olarak değerlendirilemez. İşçi Partisi’nde gerçekten “aklı başında” çok iş yaptığına inandığım solcu Ed Miliband’ın liderlikten istifasından sonra partinin merkezinde de sağında da “Miliband’ın aşırılığını tasfiye etmek için hızlı bir yarış başlamıştı.  Ancak, Ed Miliband’la biraz rahatlamış, ama onun istifasıyla parti içindeki sağ kanadın yönetimde etkili olması ihtimalini düşünen tabanın partideki temsilcileri inanılmaz bir çıkış yaparak oy pusulalarına son dakikada Jeremy Corbyn’in adının eklenmesini sağladılar.  Ülkenin “radikal solu”nun gerçekten saygın figürü Tony Benn’in yakın arkadaşı Jeremy Corbyn hazırlıksız olduğu bir anda İşçi Partisi’nin başına geçti. 2015 Eylül’ünde parti liderliğini üstlenen Corbyn ilk dönemlerinde izole bir durumda kaldı. Partinin sağ kliğinin zorlamasıyla bir Gölge Kabine oluşturdu.

Ancak Jeremy Corbyn, 23 Haziran 2016’da yapılan AB referandumu sonrasında özellikle parti içinden büyük bir muhalefet ile karşılaşacak, gölge kabinedeki bakanların yarısına yakını Corbyn’in referandum çalışmaları sırasında pasif ve yetersiz kaldığı gerekçesiyle istifa edecekti.  Partinin geleceğinin kaygı verici olduğu gerekçesiyle genel başkanlık görevinden ayrılmasını isteyen karşıtların baskısına karşın Corbyn görevini bırakmayacağını açıklayacaktı.  Parti bu şartlarda bir kez daha lider seçimine gitti. Liverpool’da 24 Eylül 2016’da yapılan parti kongresindeki seçimde Corbyn, yeniden partinin genel başkanlığına seçildi.  Corbyn, en büyük rakibi Owen Smith’i aldığı yüzde 61,8 oranında oy oranıyla geride bıraktı. Corbyn 313 bin 209 oy alırken rakibi Owen Smith’in oyu 193 bin 229’da kaldı. Bu inanılmaz bir başarıydı Corbyn için.

Yine de parti içinde Jeremy Corbyn’e karşı her türlü komplo yapılmaya, engel çıkarılmaya devam edildi.  Olası bir seçimde İşçi Partisi’nin kaybetmesi için çalışan İşçi Partililer olduğu basına yansıdı.  Dönemim Muhafazakar Başbakanı Teresa May 2017 Genel Seçimlerinin yapılacağını, İşçi Partisi’nin içinde bulunduğu bu durumu da hesaba katarak duyurdu.  Seçime hazırlık süreci boyunca sağ kanat İşçi Parti bürokratları ayrıntıları yeni yeni ortaya çıkan (ayrı bir yazı konusu olmaya değer) bir yıkım kampanyası yürüttüler Corbyn’e karşı.

Tüm çabalarına rağmen hem genel seçimlerde hem de parti içinde yenilgiye uğrayan Jeremy Corbyn parti tabanında müthiş bir coşku yarattı, sosyalizme olan ilgiyi bir kez daha canlandırdı. Ancak bir sosyalist olarak parti içindeki sağcı unsurları tasfiye etmedi. Bu ne kadar zor olsa da bunu yapmak zorundaydı.

Brexit konusundaki politikasızlık, seçim vaatlerinde radikal bir önerinin olmayışı, parti içi çekişmelerin dışarıya yansıyan görünümü, Corbyn liderliğinde çok daha fazla genç üye kazanmasına rağmen İşçi Partisi’nin yenilgisini hazırladı.

Sosyalist ya da sol partilerde en ufak bir sağ sapma bile son derece tahrip edici oluyor. Bunun örneklerinden biridir İşçi Partisi.  Sadece onun değil Parlamenter Sosyalizm’in de yenilgisinin en trajik örneklerinden bir de oldu.

Mustafa K. Erdemol; Gazeteci-Yazar

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir