Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak

Bundan tam 229 yıl önce, 1791’de dünya tarihinin en trajik ve en utanç verici olayı gerçekleşti.

Modern demokrasinin başlangıç tarihi sayılan 1789 Fransız Devrimi ile ilan edilen İnsan Hakları Bildirgesini beğenmeyen Olympe de Gougeserkek egemen bulduğu bildirgeye karşı Kadın hakları Bildirgesini yayınladı. Gouges öncülüğünde hazırlanan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi(1) dünya tarihinde önemli yeri olan Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların göz ardı edildiğini ileri süren devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştı. İnsan hakları tarihinde milat sayılan 1789’un hemen ardından gelen bu bildiri, maalesef bugün literatürde hak ettiğinden daha az yer tutmaktadır.

Oysaki bu bildiri bir öncekinden çok daha önemlidir. “Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlaki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik.” diye en masum cümlelerle başlayan bildiri “Devrimci yobazları” harekete geçirmeye yetmiş ve trajik bir hikâye yaşanmıştır.

Gouges, ölüm makinası giyotine devrimciler tarafından gönderilmiştir. İnsan hakları iddiası ile devrim yapanların başka bir hak talebine karşı bu kadar vahşileşebilmesi günümüzde yaşanan tartışmalar dikkate alındığında insanlığın hangi cenderelerden geçerek bu günlere geldiğinin de özetidir. Gouges, 2 Kasım 1791 günü ölüme giderken tüm insanlığı erkeklerden ibaret görenlere karşı şu sözleri haykırıyordu: “Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor.”(2)

Olympe suçların en ‘büyüğünü’ işleyerek bir erkekle aynı imkanlara sahip olmak istemiş ve bağışlanamaz bir suç işlemişti. Bağışlamadı egemenler Olympe’yi. Evet, çağdaş tiranlar ve barbarlar hep var oldu. Hiçbir zaman da yok olmayacaklar. Ve cesur yüreklere karşı her zaman acımasız oldular, olacaklar. Mücadele hiç bitmeyecek.

Yıl 1927! Bugün 2020 olduğuna göre bundan tam 93 yıl önce! Olympe de Gouges’un giyotine gidişinden ise 229 yıl geçmiş. Türk aydınlanma devriminin devlet eliyle halka “öğretilmeye” çalışıldığı yıllar. Gouges’un ‘İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan kadın, konuşma kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır.’ sözü “Türk usulü” bir yöntemle hayata geçiriliyor. İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan ama “normal bir insan” olarak kabul görmeyen kadınlar bu defa Türkiye’de restoranda yemek yeme hakkını deniyorlar. Türkiye’nin ilk kadın hukukçularından olan Latife Hanım ve yine ilk kadın avukat Süreyya Ağaoğlu bir restoranda yemek yiyecekler. Yemek yiyecekler ama adeta bir deprem oluyor, fırtına çıkıyor. Bu topraklarda daha evvel yaşanmamış bu sıra dışı devrimsel hareket tüm kalıpları yıkıyor. Kimse ölüme ve giyotine gitmiyor ancak basit bir yemek devlet meselesi haline geliyor. Hikâyenin detaylarına girmiyoruz ancak bu iki kadın kamuya açık bir restoranda yemek yiyor ve Türk tarihinde ilk kez yaşanan, aydınlanma devriminin sembolik adımlarından birine dönüşüyor. (3) Tüm siyasal olayların sert başlıklar taşıdığı ülkemizde büyük bir devrim kansız bir şekilde gerçekleşiyor.

Fransa’da ve başkaca birçok ülkede büyük bedeller ödenerek elde edilen kadın hakları Mustafa Kemal Atatürk’ün yarattığı hukuk devrimleri ile ete kemiğe bürünüyor ve devlet eliyle geleceğin Türk kadınları özgür ve eşit yurttaşlar olarak tanınıyor. Türk kadını, eşitliğe giyotin vuranların düzeninden laik ve eşit yurttaşlık temeli üzerine kurulan yeni devletin tanıdığı haklarla “normal insan” olarak kabul ediliyor.

Bugünün Türkiye’sinde “kadın” üzerinden yürütülen tartışmaları analiz ederken işin kökenine inmek ve hakikati konuşmak gerekmektedir. Hiçbir pürüz ve soru işareti taşımadan, pırıl pırıl kadın haklarını bu topluma armağan eden Cumhuriyet Devrimleri, laiklik üzerinden yeniden tartışılırken “yükselen kadın hareketi” mutlaka dikkate alınmak zorundadır. Tüm sosyal ve siyasal alanlarda yaşanan kısırlık ve körlük, kadın hakları alanında yükselen hak mücadelesi sayesinde önünü görebilir durumdadır. Cumhuriyetin yeni kadınları, kendilerine sunulan “insanlık” ve “eşitlik” kavramlarını doyasıya yaşadıktan sonra bu hakların artık vazgeçilmez olduğunu içselleştirmiş, benimsemiş ve bu haklardan vazgeçemeyeceklerini de anlamış durumdalar. Bu içselleştirme hem maddi anlamda miras, çalışma hakkı, ekonomik özgürlük ve diğer mali haklar alanındadır hem de bireysel özgürlükler alanındadır. Bugün artık, Medeni kanunun sağlamış olduğu somut hakları en muhafazakâr kadınlar dahi bırakmak istememektedir. Başlangıçta ve bugün dahi, tepeden inme olarak tanımlanan bir laiklik ve kadın hakları anlayışı insanın doğasına ait özellikler taşıması nedeniyle içtenlikle – kabul görmüş, bir kazanım olarak bugün vazgeçilmez hale gelmiştir.

Laik yaşam ile kadın haklarının ayrılmaz bir bütün olduğu anlaşılmış, sosyal yaşamın bir figürü olmaktan vazgeçemeyen kadınlar laikliğin ve laik rejimin de adeta sigortası olmuş durumdadır.

Kadim uygarlıklardaki, İlk filozof kadınların, ilk kadın hakları savunucularının, bundan 200-300-400 yıl önce acılar çekerek hak mücadelesinde ön saflarda dayak yiyen Avrupa’daki kadın hakları mücadelesinin aktörlerinin çektiği acılı siyasal mücadeleden gelmeyen, Türk kadını Mustafa Kemal’in yarattığı aydınlanma devriminin izini sürmüştür.

Avrupa’nın yüzyıllar süren kadın hakları mücadelesi, Türkiye’de 1923 Aydınlanması ile sağlanan ve daha sonra uluslararası sözleşmelerle tahkim edilen yasal zeminin korunması üzerinden yürütülüyor. Toplumsal katmanların tamamına nüfuz edilememiş olsa ve bugün bu mücadele sahada ölümle sonuçlanarak erkek şiddeti ile cezalandırılsa da uzun vadede kazananın kadınlar ve laiklik olacağında kuşku yok.

Türkiye’nin ilk tiyatrocu kadınları, ilk doktorları, ilk yargıçları, ilk avukat kadınları artık binlerce kadın tarafından temsil ediliyor. Yükselen kadın Hareketi hem müktesebatı yeniden güncelliyor hem laikliği kökleştiriyor hem de geleceğin yobazlığına meydan okuyor. Bu meydan okuma muhafazakâr olarak tanımlanan toplum kesimlerinde dahi kendini gösteriyor. Kadınlar ilk kez kendi haklarını doğrudan savunmak zorunda kalıyor. Erkek şiddeti ile binlerce kadının öldüğü günlerde yükselen aydın kadın hareketi geleceği inşa ediyor. Kör rant duvarına çarpan din tüccarlığının kadınlara hiçbir şey vermediğini Türk kadını yeniden idrak ediyor.

Fransız kadın hakları bildirisini yayınladığı için giyotine giden kadınların safını Türkiye’de İstanbul Sözleşmesini savunan aydın kadınlar dolduruyor. Sözleşmenin kaldırılması için dezenformasyona başvuran cehalet güruhunun her gün öldürdüğü ve şiddete maruz bıraktığı kadınlar Olympe de Gouges’a yoldaş oluyor. Dayak yiyen, cop yiyen ama vazgeçmeyen ve bağnazlığa geçit vermeyen kadınlar, Gouges’un sembolize ettiği yolu izlerken, sahada şiddete uğrayan ve medeni haklarından vazgeçmeyen kadınlar da yaşamın acı hakikatine karşı aydınlığın anahtarı oluyor. Düşüncelerini açıkladığı için giyotine giden Olympe’nin Türkiye’deki ardılları Medeni Kanun’un ve Laikliğin “kullanıcıları” olarak ve farkında olmadan aynı acı kaderi yaşamamak üzerinden bir savunma hattı kuruyor.  Cumhuriyeti ve evrensel müktesebatı hedef tahtasına koyanların kız çocukları kentli kadınlar olarak restoranlardan çıkmıyor. Kadının kamusal alanda gülmesini dahi yasaklamaya kalkanlara inat kendi çocukları restoranlarda kahkahalarla hayatın tadını çıkarıyor.

Medeni kanunun kendilerine verdiği insani hakların kazanımlarını yaşayan, kadın yurttaşlar bu haklardan bir adım dahi geriye gitmek istemiyor. İster muhafazakâr olsun ister liberal isterse laiklik karşıtı bir düşüncenin etkisinde bulunsun medeni kanunun ve evrensel sözleşmelerle teminat altına alınan somut hakların kendi yaşamı ve geleceği için ne kadar önemli olduğunun ayırdına varan kadınlar bu çizginin bir adım gerisini dahi kabul etmiyor. Kabul etmek bir yana bunun tartışılmasını dahi büyük bir itirazla reddediyor. Bugün İstanbul Sözleşmesi üzerinden yürütülen tartışmalar her ne kadar semboller üzerinden yürütülse de aile içi şiddete, sokaktaki şiddete, nafaka tartışmalarına ve kadının ikinci sınıf olarak görülmesine karşı gösterilen direnç geriye doğru gitmenin imkansızlığını resmediyor.

Ezici çoğunluğu itibari ile kentlileşme yolunda olan Türk kadını Süreyya Ağaoğlu’nun açtığı yoldan sapmıyor ve bir restoranda yemek yeme hakkının elinden alınabileceğini kadınlara özgü güçlü içgüdü ile hissediyor, peşin peşin reddediyor. Şayet azıcık geriye gidişe izin verilirse Cumhuriyet Devrimleri ile kazanılan mirastan eşit pay alma hakkı, çalışma hürriyeti, özgür iradesi ile evlenme ve boşanma hürriyeti, istediğinde örtünme istediğinde açılma hakkına sıra geleceğinin farkında olarak hem gerçek anlamda kendi hukukunu savunuyor hem de farkında olmadan laikliğin doğal muhafızı haline geliyor. Kentlileşmekte olan ve büyük bir nüfusa ve özgül ağırlığa tekabül eden kadınlar üzerinden laiklik ve kadın hakları yeniden tanımlanıyor.

Son yıllarda fiili uygulamalarda içi boşaltılan laikliğin dönüşü muhteşem ve vakur olacak, bu muhteşem dönüş kadınlar sayesinde olacak. Türk aydınlanma devriminin kadınların doğal ve sırf insan oldukları için verdikleri hakları bileğinin hakkı ile savunan kadınlar sayesinde.

İbrahim Aycan, Hukukçu

Notlar:

1- https://hukukbook.com/kadin-yurttas-haklari-bildirisi-metni/

2- https://www.matematiksel.org/kadinin-sesi-marie-olympe-de-gouges/

3- https://www.milliyet.com.tr/cadde/sureyya-uzmez/restoranlarda-kadin-musteriler-2113543

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir