İslam Toplumsal Bir Harekettir

İslam, ortaya çıktığı zamandaki sosyal koşullar çerçevesinde yahut diğer bir ifadeyle toplumsal açıdan değerlendirilip yorumlandığında görülecektir ki, her şeyden önce ve aslî olarak sosyal mesajları olan ve gerçekleştirmeyi amaçladığı sosyal hedefleri bulunan devrimci bir dindir.

Nitekim İslam, büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Bu devrimin sosyal içeriği kavranmadan, dinden kastedilenin ne olduğu da, dindarlığın ne olduğu da hakkıyla anlaşılmış olmayacaktır. Hatta din ve dindarlık, tam tersi bir işleve büründürülmüş olacaktır. Reel sözde İslamî yaşam ve sözde İslamcı grupların din telakkisi, İslam’ın devrimci sosyal içeriğine ve gerçek amacına taban tabana zıttır. Bugünkü İslamcıların İslam yorumu, İslam tarihindeki egemen ve sömürgen kişi ve kesimlerin yozlaştırdığı muharref/tahrif edilmiş İslam nitelemesine dâhildir.

Gerçek İslam’ın, İslamcılığa yani dinci sömürüye karşı güçlü ve sarsılmaz bir alternatif olarak yeniden yükselmesi, bizzat dinin özündeki kimliğine uygun olarak devrimci tarzda meydana gelecektir. Bu, yeni müminlerin yahut yeniden Muhammedî İslam diyenlerin eliyle gerçekleşecektir. Bunun için de Muhammedî müminlerce öncelikle bazı temel kavramların ve sosyopolitik tabirlerin hakkıyla bilinmesi gerekir.

İslamcılığa yahut diğer bir ifadeyle dinci sömürüye karşı devrimci Muhammedî İslam, bir paradigmal değişim mücadelesidir. Dr. Ali Şeriatî’nin ifadesinde olduğu gibi; “Dine Karşı Din” söylemi ve bu söylem üzerinde yükselen anlayış, İslamcılığa / dinci sömürüye karşı devrimci Muhammedî İslam iddiasının kuvveden fiile geçişteki hareket noktasıdır. Zira İslam’ın zuhuru da bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu noktada, Mekkeli kodamanların inhisarındaki muharref dinsel anlayışın devrimci bir anlayışla ve dine karşı din hareketiyle ortadan kaldırılmaya çalışılmış olması tüm berraklığıyla tespit ve teşhis edilmelidir. Bu tespit ve teşhis doğru yapıldığında göreceğiz ki İslam, egemenlere karşı ezilenlerin mücadelesidir. Yani bir sınıf hareketidir. Bir sosyal harekettir. Sınıfsal mücadelede asıl olanın üretim ilişkileri ve mülkiyet meselesi olduğu da aşikârdır.

İşte bu nedenle İslam’ın doğduğu topluma ve coğrafyaya sosyolojik bir bakışla, toplumcu pencereden bakmamız gerekiyor. Toplumu oluşturan en önemli ilişki ağı mülkiyet ve üretim ilişkileridir. Yoksulluğu da varsıllığı da doğuran şey, mülkiyet ve üretim ilişkilerinin mahiyetidir. Bu noktada öncelikle, tarihsel gelişimi, mülkiyet ve üretim ilişkileri zemininde değerlendiren siyasal görüşlerin bilimsel birikiminden yararlanarak söz konusu kavramları irdeleyelim.

Mülkiyet

İnsanlık tarihinin en önemli kavramlarından biri mülkiyet kavramıdır. Öyle ki tarihin akışı da mülkiyet kavramı üzerinde oluşan, gelişen ve değişen tutumlarla belirlenmiştir. Bu konuda Marksist teorinin determinist yaklaşımı malumdur. Tarihin akışını kaçınılmaz olarak mülkiyet kavramıyla açıklayan, üretim ilişkileri zemininde değerlendiren Tarihsel Materyalizm, tıpkı pozitif bilimlerdeki gibi sosyal bilimlerde de yasaların varlığını savunan mahiyetiyle öne çıkmaktadır. Buna göre; toplumların tarihi değişmez gelişim yasaları çerçevesinde belirlenmektedir.

Mülkiyet, Arapça bir sözcüktür. Sahip olma, egemen olma gibi anlamlara gelen mülkiyet sözcüğü mülk sözcüğünden türemedir. Mülkiyet aynı zamanda hakimiyet, sultanlık gibi anlamlara da gelmektedir. Mülkiyete konu olan nesneye de Türkçemizde mal denilmektedir. Mülkiyete esas olan taşınır ya da taşınmaz her şey mülktür. Bu noktada iki temel ayrışıma dikkat çekmek gerek. Özel mülkiyet ve kamu mülkiyeti…

Kamu mülkiyeti aslında kamunun yani toplumun ortak malı olma anlamını işaret eden bir ifadedir. Zıddı ise özel mülkiyettir. Sosyal sınıfların oluşumunda kamu mülkiyeti ile özel mülkiyetin kapsam, sınır ve içeriği noktasındaki görüş, tutum ve yaklaşım farklılıkları temel etkendir.

Tarih boyu iki temel mücadele zemini olarak özel mülkiyetçilikle kamu mülkiyetçiliği arasındaki mücadeleyi görmekteyiz. Özel mülkiyet noktasında mutlakiyetçi tutumdan kapsamı ve sınırı belli mülkiyetçiliğe değin farklı görüş ve uygulamalar bulunduğu gibi aynı durum kamu mülkiyeti noktasında da mevcuttur. İşte bu noktada ifade edelim ki insanlık tarihi özel mülkiyetçilikle kamu mülkiyetçiliği arasındaki kesin ve keskin bir mücadele tarihidir. Bu durum, dinlerin ve ideolojilerin çıkış noktasını teşkil etmiştir. Özel mülkiyeti önceleyen hatta bu konuda mutlakiyetçi bir tutum takınan ideolojik hareketler olduğu gibi asla özel mülkiyet kavramını kabul etmeyip kamu mülkiyeti hususunda ödünsüz bir çizgi takip eden ideolojiler, siyasi sağ ve siyasi sol kavramlarıyla ve bu kavramların kendi içlerinde farklı yorumlanmalarıyla geniş yelpazeler halinde var olagelmişlerdir. 

Bu hususta İslam dini de her iki bakımdan analiz edilmiş, İslam’ın özel mülkiyetçi yahut kamu mülkiyetçisi olduğu noktasında birbirine zıt fikirler ortaya atılmıştır. Biz bu noktada İslam’ın kamu mülkiyetçisi olma vasfının tartışılmaz ve su götürmez bir gerçeklik olarak gözler önünde bulunduğunu ifade ediyoruz. Bu apaçık durumun gizlenmesi, gözden kaçırılması amacıyla tarih boyu ve günümüzde girişilen tüm çabaları deşifre edip her zemin ve zamanda İslam’ın kamucu / toplumcu mülkiyet anlayışını anlatmayı hem dinsel hem de insanî bir vazife olarak görüyoruz. Hatta bu konudaki çabaların faili olmanın gerçek dindarlığın başat ifadesi olduğuna inanıyoruz.

Yoksulluk (Fakirlik)

Yoksulluk, bir toplumda gelir ve servetten payına düşeni alamamak ve asgari geçim şartları bakımından sıkıntı çekmek olarak tanımlanabilir. Ancak bu noktada kesin ve keskin bir düzey belirlemek mümkün değildir. Yoksulluğun da dereceleri vardır. Gelir ve serveti fazla olana göre az olan herkes yoksul kabul edilebilir. Bu arada hiçbir geliri olmayıp açlık derecesinde yaşamaya çalışan kimseler yahut kitleler de söz konusudur.

Yoksul (fakir) sözcüğü Kur’an’da da geçen bir sözcüktür. Ancak bu sözcük Kur’an’da toplumsal anlamıyla kullanılmaz. Kur’an’da “fakr” kelimesi bir yerde tekil olarak “fakir” biçiminde; on iki yerde de bu sözcüğün çoğulu olan “fukara” şeklinde geçmektedir. (Lisan’ül – Arab, Fakr Maddesi )  Fakir sözcüğü Kur’an’da Allah ile varlık arasındaki ilişki bağlamında kullanılmaktadır. Buna göre her şey fakirdir. Yani muhtaçtır. Allah ise muhtaç olmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu varlıktır. Bununla birlikte Kur’an’da zenginlik yahut diğer bir ifadeyle servetin belli ellerde birikmesi daha ilk sureden itibaren eleştirilmektedir.

Yoksulluk, ülkeden ülkeye veya coğrafyadan coğrafyaya değişik nedenlerle ortaya çıkabilir. Başlıca nedenler arasında çevresel nedenler, ekonomik nedenler, siyasî nedenler ve toplumsal nedenler sayılabilir. Çevresel nedenler olarak doğal afetleri görmekteyiz. Doğal afetler kimi zaman bir bölge yahut bir toplumda yoksulluğa yol açabilmektedir. Buna çarpık sanayileşmenin doğurduğu çevre kirliliğini de dâhil etmeliyiz.  Ekonomik nedenler arasında da ne başta gelen işsizliktir. İşsizliğin yol açtığı yoksulluk, yığınları tehdit eden büyük bir toplumsal sorun olarak her dönemde etkili olmayı sürdürmüştür.  Bir diğer faktör olarak da siyasal nedenleri görmekteyiz. İzlenen yanlış politikalar sonucu, çarpık sanayileşme, tarım ve hayvancılığa gerekli desteği vermeme, gelir dağılımını dengeleyici siyasal önlemleri almama gibi bir takım politik yanlışlar da yoksulluğa neden olmaktadır.

Yoksulluğun sebepleri bağlamında ifade edilmesi gereken nedenler arasında aşırı nüfus artışı, çarpık kentleşme, beyin göçü gibi toplumsal meseleler de bulunmaktadır.  Kuşku yok ki ifade ettiğimiz tüm nedenlerin temelinde çarpık mülkiyet anlayışı ve egemen sınıfların sömürüsü yer alıyor. Bu da toplumcu iktisadi anlayışlardan uzaklaşıp kapitalist ekonominin çarkına teslim olmaya dayanmaktadır. 

Yoksullukla mücadele için onun boyutlarını gereğince saptamak ve ürkütücü tabloyu tüm çıplaklığıyla görmek gerekiyor.  Bu bağlamda ifade edelim ki, gerek Türkiye toplumu gerekse tüm dünya çapında toplam gelirlerin ve servetin dağılımı korkunç bir uçurumu gözler önüne sermektedir.   Dünyada gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksulluk üzerine yapılan araştırmalar oldukça çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. Söz konusu araştırmalara göre: Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı günlük 2,5 ABD dolarının altında yani takriben 5 Türk Lirası bir gelirle yaşamaktadır. Dünya genelinde insanların asgari %80’i günlük, 10 ABD dolarının altında bir gelirle yaşamlarını sürdürmektedir. Dünyanın en zengin %20’si dünya gelirinin %75’ine sahiptir.

Türkiye’de gelir dağılımı ile ilgili olarak 1987-2013 yılları arasında yapılan araştırmalarda ise her yıl 100 birimlik gelirin yaklaşık yarısını nüfusun en zengin %20’sinin aldığı görülmektedir. Aynı dönemde nüfusun en fakir %20’si ise her yıl 100 birimlik gelirin ortalama %5,5’ini yani yaklaşık 20’de 1’ini almıştır.

Türkiye, OECD’ye üye 34 ülke arasında en zengin %10 ile en fakir %10 arasındaki gelir farkının en yüksek olduğu 31. ülke konumundadır. Gelir dağılımında eşitsizliğin farklı bir göstergesi olan Gini* katsayısının Türkiye’de 1987-2013 yılları arasındaki ortalama değeri 0,40’tır. Türkiye’nin 0,40’lık Gini katsayısı, uluslararası mali kuruluşlar (IMF, WB, OECD, UNDP, vb.) tarafından Gini katsayısı için ideal değer olarak kabul edilen 0,25 değerinden oldukça yüksektir. 2011yılında Türkiye, OECD’ye üye 34 ülke arasında 0,412 Gini katsayısı oranıyla gelir dağılımı adaletinin sağlanmasında 32. ülke konumundadır.(Dr. Fatih Yar, Global Analiz 2, Türkiye’de Gelir Dağılımı ve Yoksulluk, Nisan 2015)

Görüleceği üzere hem Türkiye’de hem de tüm dünyada yoksulluk günümüzün de en çarpıcı ve en yürek yakıcı gerçekleri arasında yer almaya devam etmektedir.  Bu da bir sosyal hareket olarak İslam’ın yeniden güncellenip gündeme taşınmasının, gerek Türkiye özelinde gerekse tüm dünya çapında toplumsal nedenlerinin ne denli güçlü olduğunu gözler önüne sermektedir.

Varsıllık (Zenginlik)

Gelir ve servetten payına düşenden çok daha fazlasını alma durumuna varsıllık denilmektedir. Varsıllık küçük bir azınlığın gelir ve servete egemen olması geri kalan kesimlerin ise bundan yoksun bırakılmasıdır. Varsıllığı elinde tutan zümrenin maddi olanaklarının sürekli artması durumunda, karşıt olarak yoksulluğun da feci boyutlara ulaşması kaçınılmaz bir sonuçtur. Varsıllığın temelinde biriktirme, yığma kavramı vardır. Mal biriktirme, mülk yığma ve böylece onların halk arasında dolaşımını engelleme eylemi sermayenin belli ellerde toplanması sonucunu doğurmaktadır. Bundan yoksun kalan kesim ise yoksullaşmaktadır. Varsıllığın en önemli kaynağı hiç kuşku yok ki, sömürüdür.

Kur’an’da zenginlik / varsıllık, servet biriktirme ve bu yolla şımarma ağır bir biçimde tenkide maruz kalmaktadır. Varsılların ellerindeki maddi gücü yoksullarla paylaşmamaları bu tenkitlerin en önemli ayağını oluşturmaktadır. Öyle ki paylaşım ya da Kur’an’ın ifadesiyle “infak” en önemli ibadet olarak ifade edilmektedir. Kur’an’da bir ibadet olarak geçen salat sözcüğü çoğunlukla infak sözcüğüyle birlikte kullanılmaktadır. Salat’ın bir ibadet olması için yanı sıra mutlaka infak’ın da olması gerektiği pek çok ayette vurgulanmaktadır.

Bilindiği üzere varsıllık bazen miras yoluyla nesilden nesile aktarılmakta ve varsıl zümrelerin bir sonraki nesilleri de yine varsıl olmaktadır. Zaman zaman bunun değiştiği vakalar da söz konusu olmakla birlikte yüzyıllardır varsıllığıyla ünlenmiş bir kısım ailelerin mevcudiyeti hem Türkiye’de hem de tüm dünyada meşhurdur. Fakat kimi zaman büyük toplumsal alt üst oluşlarda servet el değiştirebilmektedir. Bunun da pek çok örneğini görmek mümkündür.

Yoksulluk ve varsıllık biri diğerine bağlı iki karşıt durum olarak iki temel toplumsal sınıfı da ortaya çıkarmaktadır. Toplumsal sınıflar arasındaki ilişki, tarihsel olayların ana eksenini oluşturmuştur. Siyasetin konusu da aslında büyük ölçüde sınıflar arası mücadele ve ilişkidir.

Sol Siyasetin Temel Özellikleri

Sol siyaseti ya da solculuğu karakterize temel özelliklere baktığımızda şunları görmekteyiz:

Sol; sosyal adaletçidir; yoksullukla mücadele eder.

Sol; sömürüye ve emperyalizme karşıdır.

Sol; özgürlükçüdür. Aklın ve bireyin özgürlüğünü savunur.

Sol; sanayileşmenin doğurduğu kirlilikle mücadele eder; çevrecidir.

Sol; din ve inanç özgürlüğünden yanadır. Din ve inançların bireysel özgürlük alanının konusu olduğunu savunup din ve inançların siyasette etkin olmasına karşı çıkar. Bu sebeple sol; laik düşünce ve laik siyaseti savunur.

İslam’ı sol siyasetin temel özellikleri çerçevesinde yorumlayıp değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan manzaranın Hazreti Muhammed’in başlattığı hareketin olağanüstü devrimci bir hareket olduğudur. İşte bu nedenle ifade edelim ki İslam, devrimci bir dindir. İslam dinini sol siyasetin kavramları perspektifinde değerlendirip yorumlayan muasır İslam düşünürlerinin varlığı bize şunu göstermektedir; böylesi bir analize ve devrimci İslam okumasına bigâne kalmak imkânsızdır.

Kaldı ki aslında bu çaba, bizatihi İslam’ın gerçek kökünü keşif ve hakikatin üzerine serpilen külü süpürme hareketidir. Zira İslam toplumsal bir harekettir. Kimilerinin iddia ettiği gibi İslam dinini metafizik anlatılar düzleminde ve salt inançsal içerikle değerlendirmek gerçeği görmeyi engelleyen büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgıdan kurtulup İslam’ın doğuş yıllarındaki toplumsal yapı teşhis edildiğinde Hazreti Muhammed’in mesajının ne denli sınıfsal bir mahiyet taşıdığı apaçık bir biçimde görülecektir.

Cemil Kılıç, İlahiyatçı Yazar

*(Gini katsayısı, bir ülkede milli gelir dağılımının eşit olup olmadığını ölçmeye yarayan bir katsayıdır. Katsayı 0 ile 1 arasında değerler alır ve yüksek değerler daha büyük eşitsizliğe tekabül eder. Sözgelimi; herkesin aynı gelire sahip olduğu bir toplumun Gini katsayısı 0 iken tüm gelirin bir kişide toplandığı (birden çok kişinin mensup olduğu) toplumun bu katsayısı 1’dir.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir