Halının Altına Süpürülenin İsyanı: Demokrasi ve Eşitsizlik

Eşitsizlik

Bu günlerde dünyada bir hayalet dolaşıyor.

Bu hayalet günümüzün, sürdürülemeyecek olan büyük eşitsizliğinin, COVID tehdidi ile karşı karşıya kaldığımız günlerde artık gizlenemez işleyişinin yarattığı yeni travmalarla, hiç ölmediği yerde yeniden ortaya çıktı.  Bu eski ama haklı ve her daim olması gereken bir siyasal arzuyu, bir toplumsal beklentiyi sürdürmenin ön koşulu olarak yeniden gelen, Eşitsizliğin hayaletidir.

Neredeyse son çeyrek yüzyılda, piyasanın en doğrusunu bildiği zannıyla, kişisel veya grup anlamında toplumdaki geri kalmışlığın, eşitsizliğin doğal olduğu sonucuna hizmet eden binlerce incelikli teori, akademik ve entelektüel anlamda sistemin işleyişine hizmet etti.  Bir değişimi, hakkaniyeti, temsil ve hak ile gözetme faaliyeti olan siyaset ise, ideolojilerin ölüm fermanın ilan edilmesiyle birlikte, hiçbir radikal değişme cesaret edemeyen, ederse de hevesi kursağında bırakılan, toplum adına söz almaktan neredeyse mahcubiyet duyan, bir halka ilişkiler faaliyeti haline geldi.

Gelişmiş ülkelerde siyaset, Kapital’i elinde tutan ya da servetten gelire sistemi işletenlerin, büyük küresel finansal aktörlerin daha sterilize çalışması adına sosyal hakları törpüleyen, destek ve teşvikleri bu sistemin daha “verimli” çalışması adına hazırlayan bir devasa aracın işletilmesi haline geldi.  Demokrasi, toplumun çıkarı adına sistemi koruyan, dengeleyen ve gözeten değil, bu çıkar gruplarının genişlemesinin toplum çıkarından bütünüyle uzak işlediği bir sisteme dönüşüyor.

Otokrasi

Bizim gibi ülkelerde ise, çıkar grupları görece zayıf ve devlet iktidarına bağımlı bir sermaye birikimi geleneğinden geldiği için, demokratik temsil bir daraltılmış güç oyununa dönüşmek zorunda kalıyor.  Adına piyasa veya piyasaya uygun yönetim denen bu muğlak yapı bizim gibi ülkelerde hiçbir zaman tam oluşmamış olduğundan, sürekli bir baskıcı müdahaleye kendisini açık bırakıyor.  İktidarı, gücü ve kolluk ile adaleti tutan kimse onun lehine mutlak dayatmacı bir rejimi adaletsizlik ile birleştirerek, geleneksel eşitsizliği daha da ağırlaştırıyor.

Başka bir deyişle, özellikle ekonomik eşitsizlik bahis olduğunda, ekonomik eşitsizlik, etnik veya ırk ayrımcılığını, kültürel ve dini dışlanmışlığı dönem dönem hem besliyor hem de onlardan besleniyor ve gerekçeleniyor. Siyaset ise bu derin hamurun en derin karıcısı durumunda. Bütün bu tabloyu rasyonalize ediyor, ilüzyon katıyor veya manevra alanı sağlıyor.  Bunun için eşitsizlikler de hep birbirine benziyor.

Bu ortamda Siyaset aynı seçeneksizliği farklı seçenekler varmış gibi sunan çok büyük bir ilüzyona dönüşüyor aslında. Ve, bu gerçek hep halının altına süpürülüyor.

Türkiye, 2002 Seçimlerinden bu yana, son 18 yıllık süreçte, piyasaya ve kendine ait çıkar gruplarına doğrudan müdahalesi ile oluşan, devasa hale getirilen bir devlet aygıtının doğrudan yönettiği, iktidarın kendi piyasacı anlayışını giderek kendi kurduğu yeni bir devlet aygıtına bağımlı hale geldiği baskıcı bir otokratik sistemle yaşıyor.  1950’lerde büyük Macar düşünürü Karl Polanyi, piyasa ağırlıklı örgütlenmekte olan toplumlarda, devletin giderek çekileceği teorisinin asla doğru olmadığını ilk söyleyen düşünürdü. Toplumun bu sistem içerisinde daha büyük ve devasa devlet aygıtları ile yönetilmek zorunda kalacağını, otokratik ve faşistik düzeneklerin liberalize edilmiş toplumlarda bir yönetim şekli olarak neredeyse vazgeçilmez olacağının altını çizmişti[1]

Bugün büyük salgın, COVİD 19’un hız kesmeden insanlığı, yaşamı, üretim ve yaşam alanlarını tehdit ediyor. Salgın eşitsizliğin yarattığı büyük fay kırıklarını gözler önüne serdi ve tetikledi.  Güvencesiz çalışanları, ücretli emeği, mikro işlemeciliği, güvencesiz, yarı-zamanlı çalışanları tamamen diplere doğru çekti. Sadece parasal anlamda değil ulaşım, erişim ve haklar anlamına hastalıktan kaçınma hakkını, sağlık hakkını, eğitim hakkını, çalışmama hakkını,  sosyal yaşam hakkını geri dönülmezcesine uzaklaştırdı.

Bugün sistemini piyasalaştırması, insan yerine sistemi koruma ağırlıklı iki ülkeyi ele alalım: Türkiye ve ABD. Her ikisi de otokrat bir yapılanma içerisinde genel sağlık hizmetleri, sistemik destek, sosyal devlet, hayatın normalleşmesi gibi konularda, yargısal alanda keyfi bir tavrı koruyarak, eşitsizlikler üzerinden hareket ederek, demokratik reflekslerden uzaklaşarak, çalışanları işe koşma ve herkese temel COVID testleri gibi hakları vermeme konusunda ısrarcılar. Bu durum genel anlamda eşitsizliğin yansımasından veya sosyal devlet nosyonunun çoktan kaybolmasından olabilir. Hasta sayısının düşük gösterilerek işçileri, çalışanları üretimi ve hizmetleri sürdürme yönündeki temel siyasi tercihten kaynalanabilir.  Hangi gerekçe ile olursa olun piyasalaşan devletin toplumsal konusundaki çözümler isteksizliği veya çaresizliği gizlenemez bir gerçek.

Türkiye’ye bakıldığında, 18 yıllık kesintisiz bir iktidar döneminde Otokrasisini tamamlamış, ekonomik özgürlüklerden temel özgürlüklerin kısıtlanmasına, bakanlıkların ve yargının konsolidasyonuna kadar, Trump için neredeyse imrenilecek bir siyasal ortamın oluştuğu görülmektedir.  Trump Amerika’daki örgütlenmiş toplum geleneğinden, en az ırkçılık kadar eski ırkçılık karşıtı hareketlerin büyük geleneğinden, sanayi dönemindeki sendikalist geleneğin gücünden, yerel demokrasilerin çıpasından, medyadan, kamuoyu baskısından henüz bu otokratik icraatını tamamlamamış durumdadır.

Ancak her iki ülkenin hemen hemen aynı gün test sayısını azaltmaları dramatik bir durumdur. Bu durum ülkemizde siyasal anlamda henüz karşı çıkılmayan, kabul edilen bir gerçek gibi algılandı. Oysa Trump’un Tulsa konuşmasının ardından orda ortalık ayağa kalktı ve çok büyük tepkiler oluştu.  Bizde dün açıklanan kararlarla,  COVID hastası bir kişiyle temasınız dahi olmuş olsa, semptomunuz yoksa, test yapılamayacak, üstelik testleri sadece yetkilendirilmiş hekimler yapacak. Türkiye’de bu kararlar alınırken Trump da Tulsa konuşmasında, “bu kadar çok test yaparsanız, çok vaka bulursunuz, ben de bizimkilere testleri azaltın dedim” diyordu. 

Oligarşilerle iç içe yaşayan ve sosyal devlet olma özelliğini kaybeden toplumlar sözleşmeler veya sözel taahhütlerle belirli çıkar gruplarına sistem adına devamlılık sözü verirler.  Varın siz hastalığa yakalanmış olduğunuzu bilmeden gidip çalışın; sokaklarda gezinin; sınavlara girmek için kalabalıklarla okul önlerinde bekleyin; maksat sistemin devamlılığı ise, bu eşitsizliğin firesini göze almak ancak otokratik yönetimlerle olur. Bu noktada fark, doz veya henüz orada olmama meselesidir. 

Demokrasi

Devleti yönetiyor olmanın, serveti ve sermayeyi tutuyor olmanın demokrasilerdeki nispi eşitlik ruhuna aykırı olduğu gerçeği Antik Yunan demokrasilerinde bile fark edilmiş bir gerçekti oysa. Bugünkü gibi karmaşık finansal ve yönetsel yapısı olmayan Atina demokrasisi bu eşitliği, dönem tamamlandıktan sonra seçim yerine kura çekerek sağlamaya çalışıyordu. Bugün bize şaşırıcı gelen bu uygulama elbette belirli parametreleri tanımlanmış bir sınır içinde de olsa, toplum yaşamında oluşan ekonomik ve hiyerarşik eşitsizliklerin, yönetsel erkin kötüye veya kendi lehine kullanılmasının önüne geçebilecek sigorta işlevi taşıyordu.

Demokrasinin yoksulları veya eşitsiz bir şekilde altta kalanların yönetebileceği bir rejim olduğu gerçeği demokrasinin doğduğu topraklarda sorgulanmıyordu bile. Aritoteles şöyle yazıyordu: “Demokratik Anayasa’nın temeli özgürlüktür … ve özgürlüğün ilkelerinden biri ‘sırayla yönetmek’ ve yönetilmektir.”[2]  Karatani bu bahsi eşitlik üzerine yazdığı kitapta önemsemiş ve tartışmıştır; “Bu anlamda demokrasi hükmetmenin yokluğu olarak görülebilir. Bununla birlikte insanlar zenginlik bakımından eşit değildir. Dolayısıyla Aristoteles devam eder: “Yurttaşlar arasında eşitlik olmalıdır, denir. Dolayısıyla demokrasilerde yoksulların elinde mülkiyet sahiplerinden daha çok iktidar bulunur, çünkü onlar daha kalabalıktır ve (bu düzende) çoğunluğun dediği olur.” Başka bir deyişle, demokrasi çoğunluğun hükmetmesidir. Bu anlamda eşitlik, aristokrat azınlığın özgürlüğüne kısıtlamalarla gelir. Öyleyse modern temsili demokrasiden farklı olarak Atina’nın dolaysız demokrasinin özgürlük ve eşitlik arasındaki çatışmadan kaçabildiği ileri sürülemez.[3]

Bugün artık gelişmiş ve küreselleşmiş, karmaşık servet transferleri, büyük altyapı özelleştirmeleri ile devasa askeri ve endüstriyel kompleksler ile inhisarına almış, kamu alanlarının ve mekanların kendisine bağımlı şirketlerce yeniden talan edilmesini idare eden yönetimler söz konusu. Seçilen kişiler bu daraltılmış ağlarda çalışıyorlar genellikle.  Daha esnek toplumlarda ise çıkar gruplarının ve vergi teşviklerinin, bir türlü çalışmadığı kabullenilmeyen neoliberal damlama etkisi teorileri ile, siyasetin yardım ve destek paketlerinde hala daha fark edilmeyen tepeden aşağıya doğru yok olan bir eşitsizlikler piramidinin yeniden yeniden üretilmesi var.

Bugün artık bırakınızı yoksulların yönetime geldiği bir demokrasiyi, hasbel kader de olsa sistemin içine, kenarına ilişmiş bir eşitsizlik siyaseti bile üretilmiyor. Üstelik bu konuda derin hissizlik söz konusu. Hatta bırakınız yoksulları veya piramitte aşağıda kalanları, toplum adına, kamu hakları adına, yoksullar adına siyaset üreten veya söylemde dahi olsa bu tür yaklaşımları önerenler ise parlamenter sistemde örgütlü bir şekilde var olamıyorlar.

Yerel yönetimlerin, özellikle metropoliten şehirlerin bizzat eşitsizliği ürettiği düşünülürse buradaki siyasal ve sosyal müdahalelerin hem daha mümkün hem daha imkanlı hem de sonuç alıcı faaliyetler olması beklenir. Burada bir kıpırdanma görülüyor ama henüz beklenen düzeyde değil.

Ayrımcılık

Dünya geneline baktığımızda, servette 99/1 denklemi, eğitimde, herkesin temel sağlık hizmetlerinden yararlanması adına talepler, eğitimde fırsat eşitliği ve özel eğitim yada eğitime erişimde sosyal adaletin yokluğu bir de tarihler boyunca temel olan ırk, etnisite, dinsel ayrımcılık gibi büyük fay kırıklıklarını tetikleyen büyük salgınla yeniden yaşam alanlarımıza girdi.  Bu otokratlaşma ayrımcılığı da siyaset dili olarak üretiyor. Oralardaki siyah-beyaz, İspanik-Beyaz Amerikalı gibi ayrımlar bizde de var.  Kadim ayrımlardır bunlar; Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımı gibi günlük hayata da yerleşmiş ayrımlar. Böylesi dönemlerde hem eşitsizlik baskılarının hem de eşitlik taleplerinin artacağını görüyoruz.

ABD’de Floyd’un ırkçı bir polis tarafından öldürülmesinin ardından gelen sokak hareketleri Sanders ve Demokratik Sosyalist hareketin herkese sağlık sigortası,  ücrette adalet ve herkese eğitim imkanı gibi, sloganlarıyla gelecek olan devrim mottosunun müthiş yükselişine rağmen, Demokrat parti içinde bir karşılık bulamaması da büyük etkendir. Demokratik sosyalizm bahsi bütün toplumlarda açık yüreklilikle tartışılmalı ve önerilmelidir. Yoksa bizleri çetin bir dönem bekliyor. 

Sonuç yerine…

Öncelikli hamle her anlamdaki eşitlik talebini, siyasetin gün ışığında tartışmak olmalıdır, ünlü NBA oyuncusu düşünür-yazar Kerim Abdülcabbar’ın dediği gibi ABD’de ayrımcılık ancak güneşin altında görünen tozlara benzer.  Gölgeli ve kapalı alanlarda bu ayrımcılık görünmez, eşitsizlikleri görmeli, göstermeli ve tartışmalıyız.  Bugün eşitlik ekonomik, sosyal, ırksal, kültürel anlamda çağımızın en büyük talebi olmalıdır.  Her ne kadar tarihler boyunca sürekli halının altına süpürülmüş olsa da, eşitlik adına söz alan yeni bir demokratik sosyalist siyaset otokrat dönemleri aşmak ve galebe çalmak adına olmaz olmaz, bir siyasal çıkıştır.

Her ne kadar bazı düşler eskimiş ve ertelenmiş olsa da, sözü Harlem Rönesans’ının ünlü şairi Langston Hughes ile bitirmek istiyorum:

“Ertelenmiş bir düşe ne olur?

Kurur mu bir üzüm tanesi gibi güneşte?

Ya da iltihaplanır mı bir yara gibi –

Ve sonra akar mı?

Kokar mı çürümüş et gibi?

Ya da kabuk mu bağlar ve şekerlenir mi –

Şıralı tatlı gibi?

Belki de yalnızca çöker –

Aşırı yüklenmekten.

Ya da sakın patlamasın? [4]

İskender Özturanlı, Toplumcu Düşünce Genel Yayın Yönetmeni


[1] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, Çeviren: Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, 9. Baskı; 2010

[2] Aristoteles, Politika 6. Kitap, Remzi Kitabevi, Çeviren Mete Tunçay 

[3] Kojin Karatani, İzonomi ve Felsefenin Kökenleri, Metis Yayınları, Çeviren Ahmet Nüvit Bingöl; 2017

[4]Langston Hughes, “Harlem,” Çeviren Tuğrul Asi Balkar. Rahmetli Coşkun Büktel’in çevirisi de iyiydi, her iki çeviride kararsız kaldım.  Belki ikisinin ortalaması olurdu ama bu da büyük emeklere saygısızlık olacaktı; bunu tercih ettim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir