Ekonomik Kalkınmada Devlet Yönetimi?

8 Mayıs 2020 tarihli “Virüs Sonrası Türkiye Ekonomisi İçin Çözüm Getirecek Devlet Politikası Nedir?” başlıklı yazı ile Türkiye’nin, kuruluş temellerinden biri olan “Devletçilik” ve “Karma Ekonomi” politikasının yaşadığımız günlerde nasıl küresel bir gerçekliğe dönüştüğü vurgulanmıştı. (*) 

Bu yazımızda iktisat tarihi teorilerinin ortaya çıkışları ile piyasa gereklilikleri arasındaki sebep-sonuç bağlantıları ortaya konulmuş; Türkiye’nin “Monaterist” dönem dediğimiz son dönem global ekonomi ortamına girerken hazırlıksız yakalandığı değerlendirilmişti.  Aynı şekilde, virüs sonrası yeni dönem rüzgarına kapılmadan, global ekonominin “ihtiyaçlar modülü” diyebileceğimiz yeni arz/talep dengesi öğelerini dikkate alarak kendisine özgü bir kalkınma modellemesi hazırlaması ve uygulamaya geçirmesi gerektiği anlatılmıştı. Burada, geliştirilecek olan kalkınma modelinin Devletçilik esaslı “Karma Ekonomi” modeli olması gerektiği ifade edilmiştir.

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki; “Devletçilik” ilkesi dünyada eşi ve benzeri olmayan Türkiye’ye özgü bir ekonomi modelidir. Dönem itibariyle, doğuda bir sosyalizm modeli, batıda ise kapitalizm modeli varken Türkiye kendine özgü, tam bağımsızlık yolunu açacak, yerli kaynaklara dayalı “Devletçilik” ilkesini seçmiştir. Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün bu konudaki görüşleri çok açıktır:

“Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi, 19.yy’dan beri sosyalist nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur: fertlerin özel girişimlerini ve faaliyetlerini esas almak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önüne alarak ülkenin ekonomisini devletin eline alması”. Devlet ve fert birbirine karşıdeğil birbirinin tamamlayıcısıdır. Siyasi ve fikri hayatta olduğu gibi iktisadi işlerde de, fertlerin teşebbüsleri neticesini beklemek doğru olamaz. Mühim ve büyük işleri ancak milletin toplam servetine ve devletin bütün teşkilat ve kuvvetine dayanarak milli egemenliğin uygulanmasını ve yürütülmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin mümkün olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih olunmalıdır.Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiçbir piyasa başıboş değildir. Devletçilik, özellikle sosyal, ahlakî ve millidir. Milli servetin dağıtımında daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek refahı, milli birliğin mümessili olan devletin en mühim vazifesidir.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadeleri ve 1923 – 1939 arası Türkiye’nin ekonomik yönetimi açıkça göstermektedir ki, Türkiye Cumhuriyetinin ekonomik gelişme prensibi “Devletçilik” veya bir başka adıyla “Karma Ekonomi” modeli, teorik akım anlamında literatürde bilinen hiçbir yaklaşıma bire bir uymamaktadır. Cumhuriyetin kuruluşundan başlayan 1923 İktisat kongresi ve1929 ekonomik buhranı ile şekillenen “Devletçilik” politikası 3 esasa dayanır:

  1. Fertlerin özel girişimlerini ve faaliyetlerini ana unsur değerinde görerek, özel teşebbüsün girmediği veya girmeye cesaret edemediği alanlarda tüm ulusal yerli kaynakları kullanılması
  2. Yerli kaynakların kullanımı ile elde edilecek ekonomik kazanımların bir kalkınma planı altında dağıtılarak milli refahın sağlanması
  3. Devletin denetleyici, düzenleyici ve dünya ekonomisini takip ederek, özel teşebbüsün önünü açıcı, kolaylaştırıcı rol üstlenmesi ve yine özel teşebbüs başarısını piyasada ana esas alınması

Cumhuriyet tarihi ekonomi yönetimininbu ana prensipler doğrultusunda temellendiğini ve ekonomik gelişmişliğin bu politikanın uygulandığı dönemlerde ciddi oranda sağlandığını da görebiliyoruz.

Türkiye’nin Makro Ekonomik Durumu ve Dünya

Virüs salgını sürecinde dünya devletleri bugünlerde kendi ekonomileri için ciddi diyebileceğimiz yardım paketleri açıklıyorlar. Devletlerinin kendi bütçesinden ve IMF kaynaklı sağlanan nakdi ve gayrınakdi destek güncel verilere göre 10 trilyon doları aşacak gibi görünüyor. Ülkemizin hemen yanı başında olan Avrupa Birliği 500 milyar Euroluk yardım paketini onayladı. Ancak, bunun yetersiz olduğu görüşleriyle 750 milyar Euro (Türkiye’nin yıllık milli gelir seviyesine yakın bir tutardır) seviyesine çıkartılacağı bekleniyor. İtalya ve Fransa için sırasıyla 82 milyar Euro ve 77 milyar euro seviyesinde sıcak para hibe yapılmasıda onaylandı.

Global devletlerin kendi ekonomilerine sağladıkları yardım ile virüs salgını öncesindeki rekabet güçlerini aynı seviyede tutabilecekleri görünüyor. Diğer taraftan, Türkiye ekonomisinin enflasyon, dış ticaret açığı, yabancı para kırılganlığı, gelir dağılımı dengesizliği ve sıcak para ihtiyacı gibi biran önce çözüme kavuşturulması gereken makro ekonomik problemleri ile mücadelede en önemlihedefleri şu 2 problemi çözmek olmalıdır :

A- Global “Katma Değerli Ürün” rekabetinde üretim gücünü geliştirmesi vemilli gelir seviyesini hızla yükseltmesi,

B- İşsizlik problemini çözmesi,hatta her yıl 1 milyon artan nüfusunun 700-750 bin kişisine yeni iş yaratması,

Bu sorunların orta vadede mutlak çözülmesi gerekmektedir. Virüs salgınının olumsuz etkileri de bu hedeflere ulaşma sürecinde olumsuz etki yaratma potansiyeline sahiptir.

Bu iki ana soruna çözüm üretme noktasında önce Türkiye’nin bugünkü durumunu kısaca bazı verilerle anlatmak faydalı olacaktır:

A- Global “Katma Değerli Ürün”rekabetinde üretim gücünü arttırabilme potansiyelini değerlendirirsek :

– Türkiye’nin son 60 yılda, milli gelirini oluşturan sektörler içerisinde sanayi sektörü %20üzerine çıkamamıştır. Tarım sektörü ise %40’tan %5’e düşerken, hizmet sektörü %40’tan %65’e çıkmıştır.

– Türkiye ekonomisinin %99,5 oranındaki şirketleri Küçük ve Orta Büyüklükteki şirketlerdir (KOBİ). Bu KOBİ şirketleri toplam istihdamın %75’ini, toplam ihracatın %60’ını gerçekleştirirken,global rekabetin kullandığı yüksek teknolojinin %0,3’ünü kullanabilmektedir.

– Diğer tarafta, Türkiye’de her ay yaratılan toplam gelir 100 birim ise, 12 yıl önce bunun 60 birimi maaş iken, maaş ve maaş muadili gelirlerin seviyesien son dönemde yaklaşık 70 birime yükselmiştir.

Türkiye, yarattığı milli gelir ile dünya ekonomisi içinde 2000 yılında 17. sırada iken 2018 yılı sıralamasında 18. ve 2020 yılında ise 20. sırada yer alıyor. Son 60 yıla ise, Türkiye dünya ekonomisi içerisinde yıllar itibariyle yarattığı milli gelir ile 12. ile 22. sıra arasında değişkenlik arz eden yerler bulmaktadır. Bu reel ekonomi sonuçlarının yanında, Dünya Ekonomik Forumu’nun  “Küresel Rekabetçilik” raporlarında da yıllık olarak global rekabet yetersizliğini görmek mümkün; Türkiye, 2013 yılında 142 ülke arasında 43. sırada iken 2019 yılı raporuna göre 141 ülke arasında 61. olmuştur.

Yukarıda belirtilen 3 ayrı makro ekonomik göstergede ve global nitelikteki karşılaştırmalarda, ülkemizin bugüne kadar dünya ekonomisinin gelişmesine milli gelir yaratma açısından düzenli ve giderek artan güçte cevap veremediğini bizlere gösterebiliyor.

Önümüzdeki dönemde bu mevcut tablo ile Türkiye ne yapabilir?

Global dünya ekonomileri ve ülkemiz; bir taraftan küresel nüfus artışı, sınırlı doğal kaynaklar, gelişmiş ekonomilerin doygunluk ve durgunluk etkisi, talep artışı yaratması beklenecek gelişmekte olan bazı dünya ülkelerinin muhtemel olan iç siyasi sorunları, teknolojik gelişimin yaratacağı işsizlik sorunları ile karşı karşıya kalacaktır. Son 30 yılda ortalama yıllık %3-%4 büyüyen dünya ekonomisi IMF, OECD ve Dünya Bankası verileri (virüs salgını öncesi tahminler) ile 2050 yılına kadar yılda ortalama %2-%3 büyüyecektir. Bu göstergeler önümüzdeki yıllarda global ekonomik şartların geçmiş yıllara oranla daha dar, global rekabetin daha zorlu, kaynakları daha kısıtlı ve milli gelir yaratma noktasında geçmişe oranla daha zorlayıcı olacağını gösteriyor.

Türkiye’nin bu rekabet şartlarını global rekabet boyutunda daha da güçlendirmesi ve daha yüksek miktarlarda milli gelir yaratabilmesi gerekmektedir. Bunun için orta vadede altyapısını kurarak “Katma Değerli Ürün” üretim gücünü hızlıca arttırması ve birçok sektörde daha güçlü bir global rekabet oyuncusu olması gerekmektedir.  Bu temel sorun yıllara sari olarak çözülürken diğer makro ekonomik sorunları olan dış ticaret açığı, yabancı para kırılganlığı, bütçe açığı ve sıcak para bağımlılığı gibi problemleri ortadan kalkacaktır.

İki ana sorundan diğeri ise “İşsizlik” sorununun da eş zamanlı çözümlenmesi ve “işsizlik” seviyesinin her geçen yıl azalmasının da sağlanması gerekmektedir.

B- İşsizlik problemine çözüm yaratma noktasında mevcut durumu değerlendirirsek :

– Çalışabilir nüfus olarak kabul edilen 15-65 yaş arasında Türkiye’nin nüfusu 62 milyon kişidir. Bu 62 milyon kişinin yaklaşık 27 milyon kişisi çalışmaktadır. İşsiz olarak ölçülen kişi sayısı yaklaşık 4,5 milyon olup, yaşanmakta olan virüs salgını sebebiyle gayrı resmi rakamlara göre bu sayı 7 milyona ulaşmıştır.

– Çalışan kesimin aylık kazanç seviyesine bakarsak %83’lük kısmının 4,500 TL ve altında aylık net kazanç sağladığını, asgari ücretin 2,324 TL’dir.  Açlık sınırının yaklaşık 2,800 TL ve yoksulluk sınırının değişik hesaplamalara göre yaklaşık 7,700 TL seviyesinde olduğunu düşünürsek, Türkiye’de çalışan kesimin önemli bir kısmının aylık kazancının açlık ve yoksulluk sınırları arasında seyretmektedir.

– Her 100 çalışanın 30’unun İstanbul’da çalıştığını ve büyükşehir şartlarında geçim mücadelesi verdiğini de dikkate almalıyız.

– İşsizlik probleminin yanında çalışan kesimin de gelir standardının istenen seviyede olmadığını görerek “istihdam” başlığı altında 15-65 yaş arası 62 milyon vatandaşımız için bir çözüm geliştirmek gerektiği ortadadır.

Yukarıda belirtilen makro ekonomik gerçeklikler karşısında Türkiye’nin bu iki ana hedefini kısa sürede gerçekleştirmesi özel sektörün tek başına kendi imkanlarıyla mücadele etmesi ile mümkün değildir. 

Bu Ana Sorunların Makroekonomik Çözüm Yolları

Yeni dönemde, Türkiye “Katma Değerli Ürün” rekabetinde gücünü nasıl artıracak ve aynı süre zarfında “İşsizlik”sorununuhem çalışan kişi sayısını arttırarak hem de çalışmakta olan kişilerin kazanç seviyesini yükselterek, nasıl çözümleyecektir? Burada ihtiyaç duyulan ve topyekün bir seferberlik ile hazırlanacak “Karma Ekonomi” modellemesi ile özel sektörün gücünü artırıcı devletin müdahilliği formu nasıl oluşturulacaktır?

A- “KATMA DEĞERLİ ÜRÜN” rekabet gücünün artırılması için:

Devletin ilgili bakanlık/kurum temsilcileri ve özel sektör birlik/oda ve meslek temsilcileri ile birlikte hazırlanması esas olmak üzere,

  1. Türkiye’nin tüm ithal ve ihraç ürünlerinin üretim ve kaynak altyapısının ülke genelinde taramasının yapılması ve bu tarama neticesinde elde edilecek bilgilerle üretim/kaynak değerlemesinin gerçekleştirilmesi,
  2. Mevcut üretim kaynakları değerlemesi ile dünya ekonomisi ölçeğinde Türkiye’nin ithal ve ihraç ürünlerinin gelecekteki 30 yılda ihtiyaç ve global değer analizi bilgileri araştırması yapılarak, ülke içi mevcut kaynakların yanında üretim altyapısı için eksik kalan veya kalabilecek kaynakların değerleme raporlarının hazırlanması,
  3. Henüz üretimine başlanmamış ve/veya halihazırda üretimi yapılan ürünlerin hangileri için global rekabet avantajı yaratacak yatırımın gerektiği, ürün bazında fizibilite raporlarıyla belirlenmesi ve 10’ar yıllık karlılık, ciro ve pazar payı global hedef analizleri üzerinden yapılacak planlamaların ürün bazında gerçekleştirilmesi,
  4. Yatırıma konu olacak ürünler için haftalık, aylık, üçer aylık ve yıllık olmak üzere yatırım yönetimi planlaması ve aşamalı hedef işlerin belirlenmesine ilişkin “Aşamalı Hedef Çizelgeleri” faaliyet alanları bazında hazırlanması,
  5. Ürün bazında hazırlanan fizibilite raporları ve yatırım planlaması raporları üzerinden “Karma Ekonomi” modeli ile yatırım yapılacak ürünün seçimi ve ihtiyaç sermayesinin belirlenmesi… Özel sektör tarafında güvenilir, liyakatli, vizyonlu milli yatırımcıların belirlenmesi için devlet tarafında bir “kriterler raporu” hazırlanması,
  6. Ürün yatırımı bir tüzel kişilik marifetiyle yapılmalı, bu tüzel kişilikte kamu ve özel sektör ortaklık kurmalıdır. Yönetsel yetki, sektörünün ve küresel rekabet konusu yapılacak ürünün özelliklerine göre ancak sermaye katkısı nispetinde temsil/yetki zorunluluğu olmayabileceği kaydıyla; a) Belli limitler (Ana sözleşmede belirtilmek kaydıyla) dahilinde özel sermayedarın yönetmesi, b) Tüm kararların kamu ile ortak alınması, c) Sermayedarlık paylarının temsil edilmesi,

şekillerinde ve bunlarla sınırlı kalmamak üzere tüzel kişiliğin yapılandırılabilmesi gerekmektedir.

7- Kamu tarafında yatırımların yönetimi ise tek bir kurum üzerinden yönetilmeli ve bu yatırımların tamamının yıllık karlılık hedefleri merkezi bütçeye gelir takibi unsuru olarak yönetsel performans niteliğinde saydam bir şekilde dahil edilmelidir. Kamunun müdahilliği organizasyonel açıdan bir “kum saati” şeklinde olduğu gibi, en dar noktada devletin yatırım yönetimini temsil edecek kurumunun konuşlanması iletüm devlet kurumlarının bilgi, tecrübe, imkan ve iradelerinin planlı bir şekilde global hedefli yatırım tüzel kişiliğine tek bir elden aktarımı sağlanmalıdır.

8- Küresel rekabet konusu olacak her bir ürün için kurulacak tüzel kişiliklerin yönetseltüm faaliyet departmanları için “İç Kontrol” prosedürleri hazırlanmalı ve her bir tüzel kişilik için bağımsız “İç Denetim” departmanı kurulmalıdır. “Dış Denetim” (hem devlet tarafından hem de bağımsız özel denetim kurumları olmak üzere) süreçleribu tüzel kişilikler için söz konusu olmalıdır. Bu tüzel kişiliklerin yönetim yetkisi genel müdür ve yönetim kurulunda olmak üzere organizasyon şemaları ürün ve sektör özelliklerine göre global rekabet şartları da dikkate alınarak şekillendirilmelidir.

A) “İç Kontrol Prosedürleri” : Bir tüzel kişilik içerisindeki her departmanın faaliyetleri içerisinde, işi yapan kişilerin ve yapılan işi yöneten yetkili ve sorumluların, iş akış süreçlerinde ve imza/onay aşamalarında “kontrol” etmeleri gereken tüm bilgi, belge ve aşamaların kontrol şekilleriyle/yöntemleriyle birlikte prosedür şeklinde hazırlanması ve her tüzel kişilik çalışanı için kendi iş tanımlarınailave olarak “İç Kontrol” işleri de dahil edilmelidir. Bir başka deyişle, her çalışan için gerçekleştireceği iş tanımının yanında yapacağı işlerde neleri nasıl kontrol edeceği kendisinn iş tanımına dahil edilmelidir.

B) “Bağımsız İç Denetim Departmanı”: Tüzel kişilik içerisinde hiçbir günlük faaliyete dahil olmadan, bağımsız ve direk tüzel kişilik üst yönetimine bağlı olarak, “A” bendinde belirtilen iç kontrol prosedürlerinin uygulanıp uygulanmadığını kendi takip ederek tüzel kişilik içerisinde düzenli ve düzensiz denetimler yapılmasını sağlayacaktır. Bu departmanın faaliyet prosedürleri sektör ve ürün özelliklerine göre belirlenerek “A” bendindeki iç kontrol prosedürlerini hazırlayan kişilerden tamamen bağımsız bir şekilde hazırlanmalıdır. Ayrıca, “A” ve “B” bendinde belirtilen iş ve işlemler için çalışacak kişiler farkı kişiler olmalıdır.

C) “Dış Denetim”: Devletin sermaye katkısı yapacağı tüzel kişilikler devletin tüm denetim kurumlarına açık olmalıdır. Bu denetim kurumları denetleme yapacakları iş planlarını sektörün, ürünün, global rekabet ortamı gereklilikleri ve tüzel kişilik ortaklık anlaşmaları şartlarına göre belirlemeli ve dönemsel olarak güncellemelidir. Denetim prosedürleri ve denetim sonuçları halka açık olmalıdır.Bu dış denetim, yukarıda madde 7 içerisinde belirtilen ve yatırımları devlet nezdinde temsil edecek kurumu da tüm yönleriyle denetleme yetkisine sahip olmalıdır.

D) Tüm denetim prensiplerinin ve çalışma programlarınıntüzel kişiliklerin niteliğine, departmanların faaliyet sahalarına ve ürün bazında hazırlanan fizibilite raporlarına göre, “önleyici” (preventive) işlerin gerçekleşme öncesi ve “ortaya çıkarıcı” (detective) işlerin gerçekleşme sonrası uygulanmak üzere yapılandırılması gereklidir.

9- Yatırım tüzel kişiliklerinin düzenli olarak hazırlayacakları faaliyet raporları her bir tüzel kişiliğin her bir ayrı departmanı için söz konusu olmalıdır. Bu faaliyet raporlarının içereceği bilgiler detaylı olarak hazırlanacak ve belirlenecek dönemlerde halka açıklanmalıdır.

10- Global ölçekte başarılı olan tüzel kişilikte devlet müdahilliğine son verilme şekli de belirlenmeli ve devletin, hisselerinin tamamını veya bir kısmını halka açılma yoluyla satarak şirketi terk etmesi ve/veya kamunun hisselerini diğer tüzel kişilik ortaklarına piyasa değerinde satarak terk etmesi şeklinde bir prosedürel devir şartları veya yöntemleri hazırlanmalıdır.

“Karma Ekonomi” modeli kullanılarak tekil (ürün bazında) ve ülke geneline yaygın kalkınma örneği olarak dünya ekonomisi içerisinde çok örnek verebiliriz ancak kısaca ifade edebilirizki; Güney Kore’nin Samsung ve Hyundai projeleri ile Türkiye’de son dönem uygulanan “Elektrikli Araç” projesini ve “Hava Savunma” teknolojisinde İHA ve SİHA üretimlerindeki Devletçilik temelli projeleri tekil projeler olarak sayabiliriz.  Birbirleri arasında değişkenlikler arz etse de dikkate değer niteliktedir. En yakın dönemde, bilindiği üzere ABD’nin Uzay teknolojisinde SpaceX projesi uzaya taksi hizmeti yapmaya başladı. ABD son 40 yıldır yıllık 10-20 milyar dolar arasında bütçe ayırarak bir devlet kurumu olan NASA vasıtasıyla uzay teknolojisini geliştirdi ve bu teknolojinin özel şirketler vasıtasıyla kullanılarak uzayın bir piyasa ekonomisi parçası haline gelmesini sağladı. Uzaya turistik amaçlı seyyahatler ile kişi başı $300-$400 bin dolarlık uçuş bedeli ve konaklama ücreti olarak gecelik $40-$50 bin dolarlık ekonomi hacmi ve potansiyeli yaratıldı. Şimdi tüm dünya belli endişelerin varlığına rağmen uzay seyyahatini konuşur duruma gelmiştir. Uzay turizmi yanında Uzay madenciliği de ciddi bir ekonomik potansiyele sahip hale gelmiş durumdadır. Günümüzde Çin Devletinin kendi ulusal şirketleri için global rekabette sağladığı destek ve işbirliği ilgilenenler için incelemeye değer niteliktedir.

Ana hatlarıyla devletin müdahilliğini anlattığımız yeni dönem devletçilik esaslı karma ekonomi modelli kalkınma süreci, başından sonuna kadar hassas ve dikkatli hazırlanması gereken bir süreçtir. Türkiye bu genel kapsamlı karma üretim kalkınma modellemesini tüm aşamalarıyla hazırlayıp uygulayabilecek bilgi, tecrübe birikimine ve insan kaynağına sahiptir.

B- “İŞSİZLİK” Sorununun kalıcı çözümü için:

Yukarıda ilk bölümün B maddesinde ifade edildiği gibi; Türkiye’de çalışabilecek nüfus 62 milyon ve bunun yaklaşık 27 milyon kişisinin %83’lük kısmı açlık sınırı ile yoksulluk sınırında aldıkları maaşla geçiniyorlar. Ülke nüfusunun her yıl 1 milyon arttığı ve 700-750 bin kişinin de çalışabilecek nüfusa ilave olduğunu dikkate alırsak ve global ekonominin önümüzdeki 30 yılda geçmişe oranla daha düşük seyirde bir büyüme kaydedeceği tahminleriyle, global nüfusun artacağı ve kaynakların da kısıtlı kalacağı gerçekliği, bizlere resim olarak şunu gösteriyor; Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik şartları dünya gelişiminin üzerinde kalacak şekilde iyileştirmesi ve kronikleşmeye yüz tutmuş olan işsizlik sorununu çok kısa bir vadede çözmesi gereklidir. “A” bölümünde, ana hatlarıyla belirtilen rekabet gücü yüksek “Katma Değerli Ürün” üretimi geliştirilmesinin ve bu gelişimin milli gelire yansımasıyla oluşacak “fazlalık değer” ile işsizlik sorunun çözümünü beklemek zaman kaybına sebep olacaktır.O halde, “Katma Değerli Ürün” üretiminin gelişimi süreci devam ederken ülkemizin yerli kaynak ve şartlarına uygun bir model ile “İşsizlik” sorununun çözümü gerçekleşmelidir. Bu sorunun çözümü için ana ve yerli kaynak “TARIM” sektörüdür.

Türkiye’de 2,5 milyon aile tarım yapmaktadır. Bu aileler hem kendilerini doyurmaktadır, hem 4 milyon Suriyeli göçmeni, hem Türkiye nüfusunun tamamını, hem de her yıl ülkemize gelen 45-50 milyon turisti doyurmaktadır. Her gün ve her yıl olmak üzere ortalama 137 milyon kişi. Bu aileler kazanç seviyesi olarak en alt seviyededirler. Bu 2,5 milyon aile yaklaşık 10 yıl önce 5 milyon aile idi.

Türkiye, tarım sektörünü Serbest Piyasa Ekonomisinin yani 8 Mayıs 2020 tarihli(*) yazıda da belirtilen “Monetarist” teori düzeninin acımasız dalgalarına terk ederek 10 yıl sonra 2,5 milyon çiftçi ailenin yaklaşık 1 milyon aile seviyesine düşmesine tahammül edebilirmi ? Türkiye Devlet politikası olarak, vatandaşlarının beslenme konusunu ithalata dayalı bir düzene terk etmelimidir? İşsizliğin kalıcı çözümü, cari açığın kapatılması ve kalkınma hedefleri için cevabımız hayır olmalıdır. Tarım ekonomisini bir süre içinDevletçilik temellibir kalkınma modeliile güçlendirmek orta vadede temel sorunların çözümü için gereklidir:

  1. Tarım sektöründe üretim yapan 2,5 milyon aileyi daha güçlü bir sosyal güvenlik şemsiyesi ile devlet güvencesine almak gereklidir. Özel statülü bir emeklilik modeli ile tarım üretimini terk etmemesi ve yıllara sari olarak şehre göçü önleyerek toprağına, yaşadığı köyüne kasabasına bağlanmasını sosyo-kültürel bir planla sağlamak gereklidir.
  2. Bu 2,5 milyon aile, her yıl hangi ürünü ekeceğine kendisi karar veriyor. Bu kararın her yıl toprağın cinsine, ülkenin ekonomik durumuna, ihracat/ithalat planlaması yapılarak optimizasyon değerlemesi ile alternatifli değerlendirilerek devlet idaresi ile karar verilmesinde fayda olacaktır.
  3. İvedi bir tarım alanları analizi ile Türkiye genelindeki tüm tarım alanları için kalıcı ve sürdürülebilir bir tarımsal kapasite haritası çıkartılarak dünya ekonomisinin tarım geleceğini de dikkate alan 10’ar yıllık olmak üzere 30 yıllık bir plan hazırlanmalıdır. Bu plan ile iç tüketimin tamamında yerli üretim kullanılması ve tarım ihracatının her geçen yıl için arttırılması hedeflenmelidir.
  4. Tarım ihracatı Devletçilik esaslı “karma ekonomi” model kapsamında üreticiden alıp ve yurt dışına satım şeklinde lojistik kaynakların da dikkate alınacağı bir zincir modelleme ile planlanmalıdır. Bu planlamayı kurumsal düzeyde “Toprak Mahsulleri Ofisi” veya başka bir tarım uzmanlığı olan kurum gerçekleştirebilir. Devlet kurumları içindeki ana yetki ve sorumluluk bu seçilmiş kurum özelinde söz konusu olmalıdır. Yukarıda A-7 maddesinde açıklandığı gibi “Kum Saati” şeklinde olduğu gibi en dar noktada devletin yetkili kurumunun yer alması ve devlet kurumlarının sağlayacağı bilgi, tecrübe, imkan ve iradenin planlı,tek elden tedarikininve koordinasyonunun sağlanmasısonrasında yönetsel akış kum saati örneğinde olduğu gibi tarım üreticilerine, yerli tüketim ve ihracat yönetimi faaliyetleri için tek bir elden koordineli yönetilmelidir. Unutmayalım, dünya örnekleri içerisinde, Hollanda ülkesinin nüfusu 17 milyon, yüzölçümü ülkemizin 1/20’si ancak tarım ihracatı yıllık 110 milyar ABD Dolarıdır…
  5. Türkiye tarım arazileri toplamı 23 milyon hektardır. Sulanabilecek durumda olan 8,5 milyon, sulanmakta olan 6,5 milyon hektardır. Sulanmakta olan arazinin en az 2 katına çıkarılması için bir orta vadeli plan yapılmalıdır.
  6. Sulanmakta olan 6,5 milyon hektarın ortalama 1/3’ünden daha az oranda tasarruflu sulama (damla sulama ve yağmurlama sulama) geri kalanı teknik tabirle vahşi sulama ile sulanıyor. Bu 6,5 milyon hektar arazinin tamamının sulamasının tasarruflu sulama ile gerçekleşmesi halinde üretim verimi 2-5 kat artacaktır. Ekilen 6,5 milyon hektar arazinin 2 katına yani 13 milyon hektara çıkması hem de tasarruflu sulanabilir tarım arazisi olması ile2,5 milyon aileye daha iş ve geçim imkanı sağlanacaktır. Bu yaklaşık 8-9 milyon kişi demektir.Türkiye’nin tüm tarım arazilerinin yani 23 milyon hektarın tarımsal üretime geçmesi sağlanmalıdır. Tarımsal üretim ve verimlilik artışı devletin lokomotifliğinde toplumsal refahın artması açısından en müsait ve faydaları çoklu olacak sonuçlar yaratacaktır. Unutmayalım, tarımda verimlilik artışı son 10 yılda kullanımı 38 bin tondan yaklaşık 60 bin tona çıkan kimyasal ilaç tüketimini de azaltabilecektir.
  7. Yukarıda madde 6’da belirtilen tarımsal sulamanın tamamının tasarruflu sulamaya geçmesi, Türkiye’nin su kaynakları açısından da fayda sağlayacaktır. Şu anda su kaynaklarının %75’i tarım için harcanmaktadır. Tarım arazilerinin tasarruflu sulamayla ( damla ve yağmurlama ) sulanması halinde tarım sulamasına ayrılacak su miktarı %40 seviyesine düşecektir. Bu su tasarrufu mera niteliğinde olan alanların sulanması için harcanacak olup yılda 5 milyar dolarlık yem ithalatını önemli oranda azaltacaktır. Meraların tam kapasiteli sulanması hayvancılık gelişimi için en önemli kriterlerden bir tanesidir.
  8. Tarım sektörü kalkınmasının faydası şehirden kasabalara geri dönüş taleplerini arttıracak ve sosyo-kültürel anlamda kasabaların yaşam cazibesinin artmasını beraberinde getirecek ve devletin sosyal yatırımlarıyla da kasabaya dönüş daha da güçlenecektir.
  9. Tarım sektörünün kalkınması ve planlı yönetimi enflasyonla mücadelede de fayda sağlayacaktır. Enflasyon oranı hesabını oluşturan ürün sepetinde tarım ve tarım ürünleriyle alakalı iş kolları fiyatları oranı %30’dur. Şehirlerden kasabalara dönüş büyükşehirlerdeki enflasyonist baskıyı da azalacaktır.

Topyekün bir tarımsal kalkınma başlatmak, ikinci ana sorun olan “işsizlik” problemini çözerken yıllara sari olarak tüm temel sorunlara zincirleme bir çözüm etkisi yaratacaktır.

Türkiye, orta vadede geliştirip hayata geçireceği Devletçilik temelli yeni bir “Karma Ekonomi” kalkınma modeli ile, 15 yıl içerisinde global ölçekte hem “Katma Değerli Ürün” rekabeti yarışında ciddi bir milli gelir avantajı sağlayacak hem de eş zamanlı olarak “İşsizlik” sorununu ve diğer kronikleşmeye yüz tutmuş problemlerini çözüme kavuşturma noktasına gelebilecektir.

Berk Hacıgüzeller

(* ) Virüs sonrası Türkiye Ekonomisi için çözüm getirecek devlet politikası nedir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir