Sosyal Demokrasi 4.0 : Neoliberalizmin Reddi

Sosyal demokrasideki paradigma değişimlerini soy bilimsel olarak incelersek sosyal demokratik siyasi düşünce tarihini üç kategoride degerlendirebiliriz:

a) Marksizm: İkinci Dünya Savaşına kadar süren Eduard Bernstein ve Karl Kautsky’nin fikirsel öncülüğündeki reformist Marksist dönem; b) Keynesyenizm: Marksizmin reddini ve kapitalizm içerisinde refah devleti politikalarını savunan soğuk savaşın sonuna kadar süren Keynesyen dönem; c) Neoliberalizm: Anthony Giddens tarafından üçüncü yol diye kavramsallaştırılan Keynesyen refah devleti politikalarını terk eden ve serbest piyasadan baska alternatif olmadığını kabul eden 2008 küresel finansal krizine kadar süren neoliberal dönem.[1]  Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD)’nin Marksist kökenlerinden kopup kapitalizm içinde reformist pozisyon almasi 1959 Godesberg programi ile oldu.[2] Keynesyen politikalardan vazgeçilip neoliberal konsensüse dahil olunmasi ise 1990’ların ikinci yarısında sosyal-liberal Gerhard Schröder ile Keynesyen Oskar Lafontaine’in parti içi mücadelesini Schröder’in kazanmasi ve Almanya’da Schröder’in öncülüğünde sosyal demokratlar eliyle birçok neoliberal yapısal refomların uygulanmasıyla gerçekleşti. Hatta parti içi bu fikirsel ayrılık Lafontaine ve arkadaşlarının SPD’den ayrılmalarına ve Doğu Almanya kökenli sosyalistler ile birleşip Sol Parti’yi kurmalarına neden oldu.

Sosyal demokrasinin bu hikayesi Batı’da hemen hemen aynı kronolojik sırada gerçekleşti. Neoliberal reformlar ironik bir biçimde hep sosyal demokratlar tarafından; Fransa’da Lionel Jospin, Birleşik Krallık’ta Tony Blair eliyle uygulandi. 2008 küresel finansal krizinin ardından ekonomik problemlere cevap veremeyen merkez partilerin siyasi krize girmesiyle beraber özellikle Güney Avrupa ve Anglo-Sakson coğrafyada sol siyasette bir paradigma değişimi yasandi. Neoliberalizm ve serbest piyasanin reddi ile başlayan bu geçiş döneminde post-Keynesyen politikaları savunan bir sosyal demokrat düşünce hayat bulmaya başladı. Birçok ülkede bu görüşün savunucuları kendilerini üçüncü yolculardan ayırt etmek için eski bir tabir olan demokratik sosyalist (Jeremy Corbyn, Bernie Sanders, Alexandria Ocasia-Cortez) ya da nispeten yeni bir kavram olan ekososyalist (Jean-Luc Melenchon) ifadesini kullanıyorlar. Demokratik Sosyalistler, bir yandan teknokrasi/plütokrasi ve baski/ayrimciliga karsi demokrasi taleplerini yükseltirken; bir yandan da ana olarak iki olguyu sorunsallaştırıyorlar: İlki işsizlik, diğeri ise iklim değişikliği.  

2008 krizi benzeri varlık değerlerinin birden çöktüğü krizleri anlatmak için kullanılan Minsky An’ı terimi post-Keynesyen iktisatçı Hyman Minsky’den geliyor. Minsky’in diğer önemli katkılarından birisi de “Employer of Last Resort” teorisi. Türkçe literatürde çevirisi bulunmayan bu teoriyi “son kredi mercii (lender of last resort)” teorisi ile olan terimsel benzerligi nedeniyle “son isveren mercii” olarak çevirebiliriz.[3]  Minsky’nin bu teorisi New York’taki Levy Ekonomi Enstitüsündeki post-Keynesyen akademisyenler tarafından 2008 sonrası dünya ekonomisindeki büyük daralmaya ve yükselen işsizliğe karşı bir formül olarak sunuldu. Hatta Levy Enstitüsünden Dimitri B. Papadimitriou ve eşi Rania Antonopoulos SYRIZA hükümetinde görev aldılar ancak Alexis Tsipras’ın Troika (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankasi ve IMF) ile kemer sıkma politikaları üzerine anlaşması sebebiyle politikalarını hayata geçiremediler.  Minsky’nin bu teorisi, kısaca; kamunun emek piyasasinda ve toplam talep yönetiminde bir otomatik stabilizatör olarak yer alması, kriz dönemlerinde kamunun istihdamdaki oranının artması, ekonomik genişleme dönemlerinde ise özel sektör için bir çalışan havuzu olması gerektiğini anlatıyor.  

Çalışma hakkı ilkesini gözeten bu teoriye göre, çalışmak isteyen herkes dilediği zaman asgari ücretle devlette işe başlayabilmeli, eğer kamunun sunduğu imkanlardan daha iyi bir imkan bulursa özel sektöre geçebilmelidir. Böylece kamu hem iş güvencesi hem de asgari ücret ve sosyal haklar konularında belirleyici bir rol oynayacak; özel sektör işsizliği bir disiplin aracı olarak kullanamayacak, kayıtsız-sigortasız istihdamın önüne geçilecektir.  Pratikte işsizlik ortadan kalkacağı için kriz dönemlerinde toplam talepte bir gerileme olmayacak ve ekonomide hızlı bir toparlanma yaşanacaktır.

Bu yaklaşım, Büyük Buhran sonrası Franklin D. Roosevelt’in uyguladığı New Deal programından ilham alıyor. Roosevelt hükümeti Büyük Buhran döneminde oluşan işsizler ordusunu köprü, baraj, tünel yapımı gibi altyapı yatırımları ve ağaçlandırma gibi doğal hayatı koruma projeleri için istihdam ederek hem yaşanan insani dramları önlemeye çalıştı hem de piyasadaki toplam talebi artırarak toparlanmayı hızlandırdı.[4] New Deal’in yeni yorumu olan Green New Deal’da ise iş garantisi kapsamında istihdam edilecek kişilerin iklim değişikliğini yavaşlatmak ve tersine çevirmek için gereken ekolojik altyapı dönüşüm projelerinde değerlendirilmesi planlanıyor. Bu kapsamda, bahsedilen iş garantisi programı kamunun idaresi için istihdam edilen kamu personelinden ayrı bir kategori olarak konumlandırılıyor.

Yeşil dönüşüm tartışmalarında, kamu sektörünün yeşil teknolojiye ve yeşil yatırıma öncülük edecek dinamizme sahip olmadığı argümanlarına University College London’daki İnovasyon ve Kamu Yararı Enstitüsünün kurucusu Mariana Mazzucato’nun Girişimci Devlet (The Entrepreneurial State) teorisi cevap veriyor.[5] Green New Deal’in önde gelen destekçilerinden biri olan Mazzucato’ya göre teknolojik inovasyonların lokomotifi her zaman kamu kurumları olmuştur. Mazzucato ünlü akıllı telefon örneğinde; telefonlardaki internet, gps/uydu, dokunmatik ekran ve benzeri teknolojilerinin Apple gibi özel firmalar tarafından değil NASA, DARPA, CERN gibi kamunun finanse ettiği kuruluşlar tarafından geliştirildiğini anlatıyor. Plastiksiz okyanuslar, akıllı ekolojik kentler gibi spesifik misyonları olan inovasyon odaklı büyüme stratejisini savunan Mazzucato bu misyonlar sayesinde büyük bir istihdam yaratılacağını vurguluyor.

Doğal olarak akıllara gelen soru ise bütün bu ARGE çalışmaları, projeler ve istihdamın nasıl finanse edileceği.  Post-Keynesyenlerin buna da ana akım ekonomistlerden farklı bir yaklaşımı var. Modern Para Teorisi (Modern Monetary Theory- MMT)’nin popüler olmasını sağlayan Bernie Sanders’ın ekonomi danışmanı Stephanie Kelton; kendi para birimine sahip bir ülkenin bütçe disiplinini çok önemsemeden kamu harcamalarını para basarak rahatça finanse edebileceğini belirtiyor.[6]  Eğer ulusal ekonominin üretim kapasitesi piyasaya sürülen parayı absorbe edecek, oluşan talebi karşılayacak seviyede değilse ve enflasyonist hareketlere sebebiyet veriyorsa, o zaman da piyasadan para çekmek için vergi politikaları devreye giriyor.Vergiler kamu bütçesinin kaynağı değil, enflasyonu kontrol için bir araç olarak görülüyor.

Euro para birimini kullanan ülkeler kendi para birimlerine sahip olmadıkları için Euro bölgesindeki projeleri bu şekilde finanse etmek mümkün görünmüyor. Tsipras ile arası açılana kadar bir süre SYRIZA hükümetinde maliye bakanı olarak görev yapan Yanis Varoufakis Green New Deal için gereken finansmanı Avrupa Yatırım Bankası vasıtasıyla çıkarılacak yeşil tahvillerle finanse edebileceklerini söylüyor.  Bunların dışında yeşil yatırımların finansmanı ile ilgili ana akıma yakın entellektüellerden de öneriler yok değil.  Örneğin, Varoufakis’in planını eleştiren ünlü ekonomist Thomas Piketty borçlanmanın zaten borçlu olan ülkelere daha fazla yük getireceğini belirterek finansman için yeni vergiler öngören bir plan sunuyor.  Ancak bu plan da yeşil dönüşümün finansmanını karbon vergisi gibi politikalarla (Macron’un sarı yeleklileri öfkelendiren politikaları gibi) halka yüklediği için Green New Deal ekonomistleri tarafından sosyal politikalara aykırı bulunuyor.[7]

Bütün bu tartışmaların temelinde, yoksulluğa neden olan küresel finansal krizin ve pandemiye neden olan ekolojik krizin neoliberal paradigmadan kopuşu hızlandırması yatıyor. Yeni siyasi arayışların sürdüğü bu dönemde sosyal politikalarla ekoloji politikalarını bir araya getiren post-Keynesyen paradigma sosyal demokrasinin dördüncü evresi olmaya aday.  Marksizmin reddi ve Keynesyenizmin reddi gibi, bugün neoliberalizmin reddi de sosyal demokrasi düşüncesinin tarihsel yolculuğunda yeni bir evrenin nasıl şekillendiğinin ipuçlarını barındırmaktadır.

Melih Şengölge, Sosyal Bilimci Berlin Humboldt Üniversitesi

Kaynakça:

[1] Giddens, Anthony (1998), The Third Way: The Renewal of Social Democracy, Cambridge: Polity.

[2] Foucault, Michel, (2008), The birth of biopolitics: Lectures at the College de France, 1978‐79. Palgrave MacMillan

[3] Antonopoulos, Rania; Papadimitriou, Dimitri B.; Toay, Taun (2011), Direct Job Creation for Turbulent Times in Greece, Levy Economics Institute of Bard College

[4] Galbraith, James K. 2009, Remarks before the Subcommittee of the Committee on Banking Housing and Urban Affairs, United States Senate on “Lessons from the New Deal.”

[5] Mazzucato, Mariana (2013), The Entrepreneurial State: debunking public vs. private sector myths, Anthem Press: London, UK

[6] Kelton, Stephanie (2020), The Deficit Myth: Modern Monetary Theory and How to Build a Better Economy, Public Affairs

[7] Galbraith, James K. (2019), Financing the Green New Deal in Europe, Social Europe Magazine

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir