Ayasofya Konusu ve “extra omnes”

Sistina Şapeli, Vatikan’ın en gizemli mekânı ve Rönesans sanatının en şaheser eserlerine ev sahipliği yapan noktadır.

Katolik Hıristiyanlığının tanrısal lideri papaların seçilme makamı ve San Pietro katedralinin kalbi konumundaki Sistina Şapeli, aynı zamanda Vatikan Bankası’nın maddi ve manevi mütevelli heyetinin belirlendiği, yani dinsel kapitalizmin alanıdır. Burada kritik görüşmeler öncesinde ama genellikle papa seçimlerinde, mahkeme koridorlarında rastladığımız mübaşir tarzı bir şahıs yüksek sesle ortamın hassasiyetini hatırlatmak ve kilisenin üst düzey yetkililerinin yalnız bırakılmasını sağlamak amacıyla son uyarıyı yapar, “extra omnes”… “İşi olmayanlar dışarı!”

Ayasofya konusuyla bağlantılı olarak Amerika Birleşik Devletlerinin artık gizlenmeyen büyük mistik gücü ve dünya hâkimiyetini ele geçirmeye odaklanmış örgütü olan evanjelizmi görmek ve anlamak istemeyenlere aynı ifadeyle haykırmak gerekir, “Extra omnes”.  Üstelik bu hatırlatma gizemli olma adına değil; dinlerin, kültürlerin, ekonomilerin ve siyasetlerin arkasındaki evanjelizm denen Batı’nın gerçek dinine ait inanç kurallarının farkına varılması için yapılmalıdır.

Evanjelizm, İncil, Tevrat ve Zebur’un içerisinde birlikte bulunduğu Kitabı Mukaddes’i emirlerine uyulması gerekli ilahi kutsal kaynak kabul eden, kıyametten önce Armageddon adı verilen savaşın gerçekleşmesi için tanrıyı zorlayan, savaştan sonra ineceğine iman edilen İsa Mesih’in Yahudilerin başına geçeceği iddiasında bulunan ezoterik esinli bir Hıristiyan mezhebidir. Hristiyanlık ve Yahudiliğin karışımından meydana gelen ve Protestanlığın alt mezhebi olan Evanjelistlere “Siyonist Hristiyanlar” da denilmektedir. Evanjelizmin kökenleri 17. yüzyıl İngiltere’sindeki isyankâr tutucu püriten burjuvaziye uzanır. Bunlar, Katolik kilisesini tanımadıkları gibi İngiltere’deki yarı Katolik Anglikan kilisesini de kabul etmiyorlardı. Dünya üzerindeki hiçbir kralı tanımayan evanjelistlere göre, gerçek kral Mesih İsa kıyametten önce geri gelecek ve tanrının dünya üzerindeki krallığının başına geçecektir. İsa ve beraberindeki topluluk, kendilerine inanmayanlarla savaşacak ve hepsini yok edecektir.

Armageddon, yani Megiddo veya Mecidiye Savaşı aslında dünyadaki ilk savaşın adıdır ve son savaşın adının da böyle konulması evanjelistlerce istenmektedir. Açıkçası dinsel nostaljide sadece saf duygusallık değil, vahşete özlem de söz konusudur.

Püritenliğin en önemli özelliği; Martin Luther ve Calvin’in başlattığı Eski Ahit’e (Tevrat) yönelme hareketini daha da radikal bir çizgiye götürmesi ve Eski Ahit’i neredeyse inançlarının tek kaynağı haline getirmeleridir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Nixon ile politikaya ısınmaya başlayan Evanjelist taban, asıl uyanışını Ronald Reagan döneminde gerçekleştirdi. Bill Clinton döneminde bir miktar geri planda kalsalar da, kendisini “Tanrı’nın kelamını dünyaya getiren adam” olarak tanımlayan, Beyaz Anglo-Sakson Protestan (WASP) Amerikalılara da “Tanrı’nın seçtiği halk” inancını sabitleyen ve İncil kehanetlerine tereddütsüz inanan oğul George W. Bush döneminde Neoconlarla (yeni muhafazakârla) kol kola tekrar sahneye çıktılar.

Bugün Evanjelistlerin, ABD’nin ulusal ve uluslararası politikalarını etkileyecek güçte olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bush ve Neoconların yaşama geçirmeye çalıştıkları GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi), evanjelistlerin Armageddon inancıyla birebir ilişkilidir.  Sadece Amerika’da yüz milyon civarında evanjelist mürit/inanlı bulunmaktadır. Türkiye gündemini uzun süre meşgul eden meşhur Rahip Brunson da bir evanjelist din adamıydı. Onun serbest bırakılmasını Türk hükümetine baskı yaparak sağlayan ABD Başkanı Donald Trump ise evanjelist oylara talip pragmatik bir liderdir.

Evanjelistler günümüzde bir mezhepten ziyade örgüt özelliği taşımaktadır ve en büyük korkusu da rakipsiz olmaktır. Senaryolarının gerçekleşmesi için kendilerine zoraki rakip yaratmak gerektiğini bilen örgüt, şu günlerde o büyük korkusundan kurtulmuşa benzemektedir. Senaryo, Ayasofya’nın cami olarak açılmasıydı ve açıldı. Geriye “kutsal bilgelik” anlamındaki bu yapı üzerinden kutsal gibi gösterilen mücadeleler sonucu dünya hâkimiyetini sağlamak kaldı.

Şimdiye kadar verilen bilgi evanjelik planın basit özetiydi. Bir de meselenin dine yaslatılan konumlaması ve tarihsel olarak Roma İmparatorluğunun varisliğine adaylık hayalini gerçekleştirme yönü vardır ki bu sürecin doğal sonucu dünya liderliğine oynama hayali ve hırsıdır.

Ne demeye çalıştığımı anlamak için Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldıktan sonra kendini niye Roma’nın yeni imparatoru ilan etmeye çabalama psikolojisini ve hedefini iyi çözümlemek gerekir. Yeni Roma İmparatoru olma hırsı ve ideali Fatih’in türbesine kadar sirayet etmiş, o öldükten sonra defnedildiği mezarlık Bizans krallarının, yani Roma imparatorlarının gömülü olduğu Havariyyun Kilisesinin arsası olmuştur ki, burası Fatih camiinin inşa edildiği alandır. Çünkü Fatih Mehmet İstanbul’un ele geçirilmesinden sonra kendisini artık Osmanlı padişahı olarak değil, Roma İmparatoru olarak kabul ettirmeye çalışıyordu hatta Roma’nın son imparatoru olduğuna ve Osmanlı devletinin Üçüncü Roma İmparatorluğu vasfı taşıdığına inanıyordu.

Ancak düğüm burada çözülemiyor ve boşta kalan ama doldurulması gereken bulmaca zamanımıza kadar erteleniyordu. Evanjelist politikalara uzak devlet adamları ve Atatürk tarafından müzeye çevrilen Ayasofya’ya mutlaka bir Fatih bulunması gerekiyordu.

Dünya hâkimiyetinin bilinçaltındaki sembolü Roma’nın anahtarı Ayasofya kabul edildiğinden onu kendi dininin ibadethanesi olarak açarak Dördüncü Roma döneminin en son imparatoru nihayet bulundu. Fatih Sultan Mehmet ile gerçekleşemeyen Roma İmparatorluğu hülyasının aktörü olarak Ayasofya’yı “fetheden” “yeni Roma İmparatoru” kimliğine aday olmak, günümüz Türkiyesinin siyasi iktidarına nasip oldu ve bugünkü iktidar kadrosu, genelde siyaset platformunda geride tutulan ve yüksek sesle dile getirilmeyen bu sıfatla yeni bir misyon yüklendi.

Aslına bakarsanız Ayasofya’nın açılma kararı 6 Aralık 2017 tarihinde verildi, o gün Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak resmen tanıyan Donald Trump, Ortodoks Rusya’ya din üzerinden bir büyük hamle için Ayasofya’nın cami vasfıyla açılmasına yeşil ışık yaktı. Batı’nın elinde Roma kilisesi ile Fener Patrikhanesi, Arapların elinde Mekke ve Medine şehirleri, İsrail’in elinde Kudüs bulunurken, evanjelizm planlarının inandırıcılığı ve işlerliği için Türklere de Ayasofya kozunun verilmesi gerekiyordu. Aksi halde din savaşlarının en büyüğü olması arzulanan Armageddon’un sahneye konulması olanaksız hale gelirdi. Üstelik daha sırada TBMM’nin manevi şahsında mündemiç bulunan ve İslam dünyasında ilahi kurtarıcı pozisyonundaki Mehdiliğin kurumsallaşmış ifadesi olan halifeliğin tekrar canlandırılma ataklarına tanık olunacaktır.

Peki, Roma’nın yeni İmparatoru gerçekten de imparator olacak mıdır veya dinsel afaki tiyatronun senaristleri bu ilahi komedyaya ne kadar izin verecektir? Din savaşlarının programlayıcıları “game over” deyip yeni oyuna geçene kadar kendilerini yeni ve son olarak dünya lideri görenler hayallerine tahayyül ekleyebilirler.  Bu durum oyunun kurucu gücü olan evanjelizmin işine ve hoşuna da gidebilir. Ancak akılda tutmak gerekir ki, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olayım derken, her an bilinmezlerle dolu bulanık bir gölge oyununun piyonu olmak da kaçınılamayacak bir ihtimal haline gelebilir.  Ayrıca gerçekliği olmayan vizyonlarla zatını seçilmiş mistik kahraman sananlar, hiç ummadıkları anda onları seçenlerce “extra omnes” hitabıyla “dışarıya” çıkartılabilirler. Böyle bir durumda ise aslında dışarı çıkartılanlar  günün İslamcı siyaseti ve siyasetçileri ile sınırlı kalmayacaktır.

   

Nazif Ay; Yazar, İlahiyatçı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir