“TERÖRSÜZ TÜRKİYE” BİR HEDEF MİDİR?

Yapılanlara bakıldığında böyle bir hedef görünmemektedir. Terörün çok çeşitli gerekçeleri ve kaynakları vardır. Terörün gerekçeleri/kaynakları ulusal, uluslararası ve toplumsal şartlara göre değişiklikler gösterir. Milliyetçi terör, ayrılıkçı terör, dini terör, devlet terörü, devrimci terör, ekolojik terör, nükleer terör bunlardan bazılarıdır. Kaynakları amaçlarına göre şekillenir ya da çıkarları olanlar tarafından finans edilir. PKK’nın ve Suriye’deki terör örgütlerinin kimler tarafından finanse edildiği herkes tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla, yanı başımızda ve içimizde yaşananları halkların ya da mazlumların mücadelesi diye, tanımlamak pek mümkün görünmemektedir. Bölgemizde atılan bütün adımlar ve gelişen olaylar neoliberalizmin tercihleri doğrultusunda şekillenmektedir. Bu şekillenmeden yurtsever ve halkçı kazanımlar sağlamak mümkün değildir. Bu nedenle, yapılacak kabul ve onayların kuşku dolu içerikler taşıdığını söylemek, yanıltıcı olmayacaktır.

Provokasyona açık bir alan sürekli bırakılacaktır. Önümüzdeki dönem, var olan iktidarı güçlendirirken; toplumsal muhalefetin tezlerinin daha az tartışılacağı, etkisinin azaltılacağı bir süreci işaret etmektedir.

Ekonomisi ve demokrasisi sürecin sunacağı imkanlarla daha da tahrip edilecek bir Türkiye’nin devasa sorunlarla karşılaşacağı açıktır. Halkın yaşam standartlarının her alanda sürekli düşürüldüğü bir Türkiye’nin; neoliberalizmle “güdümlü barışçılık oynamaya” değil, büyük ve bütün halkları kapsayan toplumsal uzlaşı, adalet ve ilerlemeye ihtiyacı vardır.

Üzerinde uzlaşılan Terörsüz Türkiye kavramı, PKK’nın Kandil’den Kamışlı ’ya taşınmasıdır. İsminin alt kuruluşuna (PYD/YPG) devredilerek, ihtiyaç halinde sürekli kullanılabilecek bir devlet haline dönüştürülme sürecinden başka bir şey değildir. Türkiye üzerindeki tehditlerin sürmesini önleyecek, bir barış ortamı öngörülmemektedir. Potansiyel cumhurbaşkanı adayları cezaevindeyken “barış ortamından” söz edilemez. Barış, ancak ve ancak büyük bir toplumsal uzlaşmayla sağlanabilir, küresel güçlerin taleplerini karşılayarak değil. Bölgede yaşayan halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkı, neoliberalizmin taleplerine kurban edilmektedir.  Bu haliyle, bölge halklarının geleceğini/refahını oluşturacak toplumsal bir proje olmaktan çok uzaktır. ABD, İsrail ve onlarla iş tutanlara, bölge halklarının kaderlerini teslim etmekten başka bir şey olmayıp; yıllardır sürdürülmüş terörün kazanç hanesine yazılacak bir ara aşamadır. Böylesi bir konjonktürden ne Türklerin ne de Kürtlerin (ne de bölgede yaşayan diğer halkların) kazanç sağlaması mümkün görünmemektedir. İstikrar adı altında halklar üzerinde baskılar artırılmakta; sonradan oluşturulacak savaşlar için yeni mevziler hazırlanmaktadır. Kürtlere değil, işbirlikçilere anahtar teslim devlet kurulmaktadır.

Terörsüz Türkiye bir illüzyondur. Silah bırakma ve fesih kararının duyurulduğu bildirgede: “Uluslararası güçleri, demokratik çözüme engel olmamaya davet ediyoruz.” cümlesinin altı özellikle çizilmektedir. Varlığını uluslararası küresel güçlere borçlu olan; onlardan silah, istihbarat, mühimmat, eğitim, para ve hatta personel sağlayan bir terör örgütünün barış, sosyalizm, demokratik mücadele, devrimci yapı gibi solun temel kavramlarını kullanıyor olması üzerinde durulması gereken bir başka konudur. Yukarıda belirtilmiş politik hedefleri olan bir örgütün, AKP ve MHP ile olan ilişkisi sorgulanmaya ihtiyaç duymaktadır. Asıl politika ülkemizin ve bölgemizin geleceğinin rehin alınmasıdır.  Neoliberalizmin ve iktidarın (onlarla birlikte hareket edenlerin) planları bozulmalı; Atatürk tarafından söylenen, 20 Nisan 1931’de CHP’nin yayınladığı Millet Beyannamesi’nde ve 1961 / 1982 Anayasalarında da yer alan “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi ekseninde hareket edilmelidir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi bir taraftan Türkiye’de huzur ve sükunu, güven içinde yaşamayı, diğer taraftan da uluslararası barış ve güvenliği hedef alır. Bunları günümüz koşullarında sağlamanın yolu: savaşsız, sömürüsüz ve eşitsizliklerin giderildiği bir dünyadan geçer. Türkiye’ye uzanan elleri kırarız diyerek, o elleri koruma altına alan değil; emek, özgürlük, dayanışma, barış ve eşitsizlikleri giderme ekseninde geliştirilecek politikalarla çözüme erişilebilir.

AKP, MHP ve DEM Parti‘nin açılım politikaları Türkiye’de sol ve muhalefet açısından derinlemesine incelendiğinde, aşağıdaki dezavantajlar öne çıkmakta; Türkiye’nin geleceği toplumsal taraflar açısından antagonize edilmektedir.

1. Oportünist Kutuplaşma ve Ayrışma: Cumhur İttifakı / İktidar ve DEM Parti‘nin açılım politikaları, özellikle sağ ve sol arasında var olan derin ideolojik farklılıkları daha da belirgin hale getirebilir. Bu durum, sol / muhalif partilerin kendi içlerindeki birlikteliği zayıflatabilir ve toplumsal muhalefetin ortak bir hedef etrafında toplanmasını zorlaştırabilir. Oportünist kutuplaşma, toplumsal barışın zedelenmesine ve demokratik tartışmaların azalmasına yol açabilir.

2. Seçmen Kaybı ve Güven Sorunu: Sağ bir blokla iş birliği, kendilerini solda tanımlayan partilerin tabanında derin bir hayal kırıklığı yaratabilir. Özellikle, sosyal demokrat ve sol değerleri savunan seçmenler, bu tür bir iş birliğini ihanet olarak görebilir. Bu durum, muhalefet partilerinin güvenilirliğini sorgulatabilir ve seçmen kaybına neden olabilir.

3. Politik Kimlik Sorunu: Mevcut haliyle, açılım politikası, sol/sosyal demokrat partilerin politik kimliklerini sorgulamalarına yol açabilir. Solun, sosyal adalet, eşitlik ve demokratik haklar gibi temel değerlerinden sapma riski, kendi içindeki ideolojik tutarlılığı zayıflatabilir. Bu durum, muhalefetin toplumsal sorunlara dair tutumunu belirsizleştirebilir.

4. Alternatif Oluşturma Zorluğu: Sağ bir blokla iş birliği, muhalefetin toplumsal eşitlik, adalet ve özgürlük gibi konularda alternatif bir vizyon geliştirmesini engelleyebilir. Solun, kendi politikalarını net bir şekilde ortaya koyamaması, toplumda bir boşluk yaratabilir ve bu durum sağın daha fazla güçlenmesine yol açabilir.

5.Toplumsal Hareketlerin Zayıflaması: DEM Parti ‘nin açılıma yaklaşımı / uzlaşması, toplumsal hareketlerin ve sivil toplumun etkisini azaltabilir. Sol / sosyal demokrat partilerin, çeşitli toplumsal kesimlerle kurduğu bağlar zayıflayabilir. Bu durum, toplumsal dayanışma ve mücadele gücünü azaltabilir, böylece sosyal adalet arayışını olumsuz etkileyebilir.

6. Hegemonik Düşünce: Sağ blokla iş birliği, muhalefetin hegemonik düşünceye karşı duruşunu zayıflatabilir. Solun, alternatif bir söylem geliştirmesi zorlaşabilir ve bu da toplumsal sorunlara yönelik eleştirilerin azalmasına neden olabilir.

7. Anayasa Değişikliği:

Mevcut açılım politikalarının en önemli ayağı TBMM’de görüşülecek yargı paketine dayanmaktadır. Bu ayağın anayasal düzenlemelerle ödüllendirileceğini bütün taraflar bilmektedir. Anayasal düzenlemelerin anlamının ise mevcut iktidarın halk oyuna gitmeden süre, güç ve yetki sorunlarının çözümlenmesi olduğu bilinmektedir. Bilinenin gerçekleşmesi, ülkede yepyeni bir siyasal konjonktürün oluşmasını sağlayacaktır. Bu gerçekleşmenin bugüne kadar sol adına hareket ettiğini söyleyen bir parti aracılığıyla gerçekleşmesi; toplumsal muhalefetin inandırıcılığını ve dönüştürücü kabiliyetini ortadan kaldırma ihtimali vardır. Bu siyasi paranoya halinin gerçekleşme ihtimali, CHP ve toplumsal muhalefet şimdiden önlem almaz ise oldukça yüksektir.

8. İktidarın ömrü, keyfiliği ve daha da otoriterleşmesi: DEM Parti‘nin oportünizmi ve iktidarın ihtiyaçları, neoliberalizmin stratejisi doğrultusunda örtüştürülmüştür. Bu durumdan Türkiye’de yaşayan insanların büyük zararlar göreceği / yaşamlarının zorlanacağı açıktır.

Mevcut haliyle açılım politikası, Türkiye’deki sol ve muhalefet dinamiklerini karmaşık bir şekilde etkileyecektir. Bu durum, demokratik mücadelenin güçlenmesini engelleyecek ve toplumsal adalet arayışının olumsuz yönde gelişmesine neden olabilecektir. Dolayısıyla, solun bu tür stratejik adımları dikkatle değerlendirmesi ve kendi değerlerine sadık kalarak alternatif politikalar geliştirmesi zorunludur. Bu yapılamazsa gelecek uzun sürecektir.

BU NEDENLE;

Terörsüz Türkiye’yi kim istemez ki diyerek, üzerinde yeterince çalışılmadan, sunulan zemin ve şartları kabullenmek; yakın gelecekte değişecek Türkiye’yi kabullenmek anlamına gelecektir. Gelişecek durumlara ilişkin adım atılması ve en azından şimdilik, aşağıdaki ilkeler çerçevesinde hazırlık yapılması gerekmektedir.

“Terörsüz Türkiye” gibi kavramlar, iktidar partileri (AKP ve MHP) tarafından genellikle güvenlik merkezli politikaların meşrulaştırılması amacıyla kullanılmaktadır. Bu çerçevede toplumsal muhalefetin -özellikle solun/sosyal demokrasinin- doğru tavrı, hem şiddete karşı ilkesel duruşu korumak hem de güvenlikçi söylemin demokratik hakları bastırmak için araçsallaştırılmasına direnmek olmalıdır.

Solun / Sosyal Demokrasinin Doğru Tavrı Nasıl Olmalıdır?

1. Barışçıl ve Demokratik Çözüm Perspektifi

  • Sol / sosyal demokrasi, “Terörsüz Türkiye” hedefine sadece güvenlikçi yöntemlerle değil, demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve barışçıl diyalog temelinde yaklaşmalıdır.
  • Kürt sorunu başta olmak üzere kimlik temelli sorunların silahla değil, TBMM zemininde, toplumun tüm kesimlerini kapsayan siyasi çözüm yollarıyla çözülmesini savunmalıdır.
  • “PKK adıyla yürütülen çalışmalar sonlandırıldı.” açıklaması, bugün olanların bir son değil, orta vadede nereye gideceği belli ancak uzun vadede evrileceği hedefleri net olmayan bir başlangıcı göstermektedir. Bu nedenle siyasetin, istihbarat örgütlerinin inisiyatifine bırakılmaması zorunludur.

2. Devlet Şiddetine ve Hukuksuzluğa Karşı Net Tavır

  • AKP-MHP blokunun “terörle mücadele” adı altında uyguladığı yargısız infazlar, kayyımlar, düşünce suçları, basın sansürü, CHP, DEM Parti ve muhalif siyasetçilere yönelik operasyonlar gibi uygulamalara karşı açık ve net bir tutum almalıdır.
  • “Teröre karşıyız” söylemine sığınarak, devletin hak ihlallerine göz yumulmamalıdır.

3. Emek ve Sınıf Merkezli Yaklaşım

  • Sol, kimlik siyaseti ile güvenlik politikalarının arasına sıkışmamalı, sosyal adalet, ekonomik eşitsizlik, öğrencilerin, gençlerin durumu, esnaf, çiftçi, memur ve işçi hakları gibi halkın sorunlarını tekmili birden öne çıkararak; toplumun mümkün olan en ücra kesimlerine kadar ulaşmalıdır.
  • “Terör” söyleminin, emek ve demokrasi mücadelesini bastırmak için de kullanıldığına dikkat çekmelidir.

4. Uluslararası Normlar ve İnsan Hakları Çerçevesi

  • Türkiye’nin terörle mücadele adı altında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını tanımaması, uluslararası yükümlülüklerini ihlal etmesi gibi durumlara karşı çıkmalıdır.
  • Terör tanımının keyfileştirilmesine karşı, evrensel hukuk ilkelerine dayanan bir tutum sergilemelidir.
  • Başta Sosyalist Enternasyonal olmak üzere, yukarıdaki kapsamda belirlenen uluslararası ekonomik, siyasal, mesleki bütün kuruluşlarla güçlü bir ilişkinin koordine edilmesi ve gerekli yaptırımların uzatılmadan uygulanmasının sağlanması yönünde şimdiden ön hazırlıklar yapılması gerekmektedir.

5. Korku Siyasetine Karşı Umut Siyaseti

  • AKP-MHP’nin güvenlikçi politikaları genellikle korku, beka söylemi ve kutuplaştırma üzerine kuruludur. Sol / sosyal demokrasi, bu korku iklimine alternatif olarak birlikte yaşam, eşit yurttaşlık ve özgürlükçü demokrasi perspektifini güçlendirmelidir.

6. ABD’nin Talepleri ve Kontrolü Doğrultusunda Siyaset

  • DEM Parti’nin Türkiye’nin batısındaki demokrasiyi ıskalayarak, doğuda kurulacağını varsaymasının ülkeye çok büyük zararlar vereceğini bilmesini sağlamak gerekiyor. Bu sürecin öngörülen haliyle Türkiye’de demokratikleşmeye yardımcı olamayacağı açıktır. Çünkü, ismi değiştirilecek DEM Parti’nin yeni oluşacak PKK ağırlıklı kadrolarının, Cumhur İttifakıyla birlikte ya da gelişebilecek olası karşıtı konumuyla (!) ülkeyi nerelere götürebileceği iyi hesaplanmalıdır. Kimlik siyasetini aşamayanların toplumcu mücadelede saf tutmalarını beklemek büyük bir saflık / kolaycılıktır. Bu nedenle, kendi dertleri peşine koşan DEM Parti ve PKK kadroları yerine, Kürt vatandaşları kazanmaya yönelmek daha doğru olacaktır.

7. Bağımsız ve Birlikte Türkiye

  • En önemlisi de Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit edecek, üniter yapısını bozacak ve birlikte yaşamaya engel olabilecek bütün politikaları ve uzlaşmaları reddetmek gereklidir.

Toparlamak gerekirse: Solun/sosyal demokrasinin görevi, “Terörsüz Türkiye” idealini iktidarın ömrünü uzatan ve daha da otoriterleşmesini sağlayacak bir araç olmaktan çıkarıp, toplumsal barışı ve hayatı topyekün inşa edecek çoğulcu bir demokrasi hedefiyle yeniden tanımlamaktır. Ne şiddet romantize edilmeli ne de güvenlikçi devlet politikalarının bir aracı haline getirilmelidir.

SONUÇ OLARAK;

Terörsüz Türkiye politikasıyla Erdoğan ve Cumhur İttifakı iktidarının sürekliliği sağlanıyor.  Bir paradoksu dillendirmek gerekirse: PKK silaha sarıldığında Türkiye’de demokrasinin gelişimini engelledi; bırakacağını söylerken de aynı sonucu yaratacağını fark etmek gerekiyor. Yapılan alaturka siyasetten farklı bir şey değildir. Bahse konu yeni durum, eski halin (bugün var olanın) halkı ikna etmeden devamını yeni ihtiyaçlara göre şekillendirmekten başka bir şey değildir. Kürt halkının taleplerinin karşılanması ya da söylenildiği haliyle Türklerle Kürtlerin barışması değil, Suriye’de yapılan küresel darbenin, Türkiye’ye yansımasıdır.

CHP koşulsuz (şehit aileleri ve pazarlık olmaması(!) koşuluyla) verdiği onayla ve değişen şartlarda oluşacak durumla, uzun sürecek bir geleceğin içerisinde kendisini toparlaması / sıkıştırıldığı yerden çıkabilmesi çok zor olacaktır. Belki de uzun sürecek bir gelecek, operasyonel durumlar da göz önüne alındığında, ulaşılamayacak bir gelecek olarak tarihteki yerini alabilir.  Bu nedenle CHP’nin moda olana uyması değil, cesurca “gerçeği duyurmaya” yönelmesi gerekiyor. CHP’nin hızlıca ve çok iyi hazırlanmış bir program dahilinde, Avrupa Birliği Müktesebatına uygun olarak, bu sorunu kendisinin çözeceğini duyurması ve toplumu ikna etmesi gerekiyor.

Uğur Tunçay

1 Comment

  1. Uğur hocam yüreğine kalemine sağlık yazdıkların tümüne kelimesi kelimesine katılıyorum şu anki içerisinde bulunduğumuz siyasi atmosfer belediye başkanlarının ve Cumhurbaşkanı adayının içeride olması ve CHP’nin alanlarda enerjisini buralara harcayarak esas Türkiye’nin gündeminden kopması sağlanmıştır.Terörsüz Türkiye sihirli bir sözcüktür bu bölgede hesapları olan emperyal güç ve onların bölgesel ittifakları olan terör örgütlerinin böyle samimi bir niyetleri olabilir mi hiç,ne yazık ki CHP süreci sadece Ekrem İmamoğlu ve ilçe belediye başkanları üzerinden görmekte ve toplumsal muhalefetini bu eksene oturtmuş bulunmakta ben bu durumu sürdürülebilir görmüyorum. CHP tam da senin analiz etmeye çalıştığın prespektifden olaylara yaklaşması ve Türkiye’nin uzun vadeli karşılaşacağı bölgesel ve ulusal sorunlarını bugünden öngörerek topluma iyi anlatması gerektiğini düşünüyorum özellikle son on yılda yaşadıklarımızın tesaadüfü olmadığını büyük bir projenin parçası olduğunu düşünmekteyim kürt halkıyla kavgalı değildik ki şimdi barışmış olalım emperyal bir projenin ortaya koyduğu senaryo uygulanıyor. Dem partisi kendini sadece Öcalan’ın serbest bırakılmasına odaklamış ülkenin üniter yapısı toprak bütünlüğü ve toplumsal demokratik ve emek mücadelesine beklenen katkıyı koymayarak Türkiye partisi değil bölgesel emperyal projenin bir aparatı olmayı tercih ederek ülkedeki demokratikleşme mücadelesine orta ve uzun vade de onarılması güç zararlar verecektir.
    Çözüm yazınızın içerisinde gayet yalın bir dille anlatılmış tekrar teşekkürler dostum yoldaşım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir