Buhrandan Nasıl Çıkılmaz?

Mart 2018’de içine girdiğimiz Cumhuriyet tarihinin en şiddetli buhranının 2. perdesinin içerisindeyiz.  

Kovid-19 pandemisinin tetiklemesiyle birlikte 2.perde her geçen gün şiddetleniyor. Merkez Bankası’nın parasal genişlemeye gitmesi ve rezervlerinin tüketilip eksi haneye geçilmesi ile kamu bankalarının kredi pompalaması ve yasal sınırın üzerinde döviz açık pozisyonuna düşmeleri;2001 sonrasında görmediğimiz ve sonuçları yıkıcı olabilecek derecede riskli politika tercihleri. Salgınının olağanüstülüğü karşısında benzer ölçüde olağanüstü önlemler alınması anlaşılabilir; fakat tüm bu uçuk tercihlerin salgından önce başladığını belirtmemiz gerek. İşte böyle bir ortamda daha makul ve alışılageldik çözüm önerileri konunun uzmanlarınca öne sürülüyor. Elbette alışıldık politikaların yan etkileri daha az olsa da 2001’i geride bırakacak düzeyde buhrana girmiş bir ülkede sonuç vermeleri de benzer şekilde düşük oluyor. Hükumetin ekonomi politiği ile krizden çıkmak mümkün değil; fakat yalnızca ekonomi alanına sıkıştırılmış ve radikal olmayan önlemlerin de beyhude olduğu gerçeğini vurgulamak ve hayal tacirliğine mani olmak gerek.

Doğru tedavi için doğru teşhis şart. Yaklaşık 2 buçuk yıldır siyasi, iktisadi ve sosyal yönleriyle tam bir buhranın içerisinde olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. Yani mevcut iktisadi sistemin aynı kişilerce uygulanmasıyla biraz daha dibe ilerlemiş olduk. Elbette ki 2018’le 2020 arasında en zayıf noktalar ve küresel görünüm anlamında ciddi farklar bulunuyor; fakat ikinci perde ilkinin doğal sonucu şeklinde ilerliyor. İktisat tarihimizde ekonomik krizler ilk kez yaşanmıyor; hafızalarımızdaki en son buhran 1994-2001 arasında yaşanmıştı ve bugün önerilen tedavilerin birçoğu o dönemki deneyimlere dayanıyor.  

Peki; Dünya ve Türkiye benzer koşullarda mı acaba?  1994-2001 arası dönemde bankacılık sistemi ve kamu borçluluğu kaynaklı finansal çalkantılar yaşamıştık. 1997 Asya ve 1998 Rusya krizleri küresel düzeyde büyük çalkantılara neden olmuş; 1999 Marmara depremi ve zayıf koalisyonların yarattığı siyasi istikrarsızlıklar şiddetin boyutunu artırmıştı. Bu dönemle şu anda yaşadığımız günler arasındaki benzerlik ve ayrılıklara değinelim.

Kamu bürokrasisinde liyakat daha güçlüydü ancak kurumsallık daha zayıftı. BDDK’nın işlevini üstlenmiş Hazine’nin bankacılık sektörü üzerindeki etkisi var ile yok gibiydi. SPK’nın varlığı borsada küçük yatırımcıyı koruyamıyor; Yimpaş ve Kombassan gibi skandallar yaşanıyordu. TCMB’nin yetkisi kısıtlıydı ve maliye politikası hükumetlerin kısa vadeciçıkarları doğrultusunda uygulanıyordu. Son 2 yılda kurumsallığın kaybedilmesiyle 1990’lara benzediğimizi belirtelim.  Medya belirli holdinglerin elinde olsa da kısmen çok sesliydi; toplum kötü gidişattan daha çabuk haberdar oluyordu. Toplumsal tepki göstermekse şüphesiz daha kolaydı; meşhur yazar kasa olayı ve hükumetin sonunu getiren Tandoğan’daki taşlı-sopalı esnaf mitingini unutmayalım.

Ancak dahası da var; öyle ki bu farklar 2018’de başlayan buhranın karakterini ortaya koyuyor. Türkiye’yi içeren kamu, özel ve bireylere ait toplam dış borç 431 milyar dolar ki GSYH’ye oranı 2001 krizinin zirvesinde ve iç piyasadan alınmış döviz borçları da eklediğimizde rekor kırılmış durumda. Hâlbuki 2002 öncesi Türkiye’si az çok kendi yağında kavrulan, pek çok noksanı olsa da dış dalgalanmalara bu kadar açık olmayan bir ülkeydi. Buna rağmen Asya ve Rusya krizleri sarsıcı etkide bulunmuş; IMF’ye muhtaç hale gelinmişti. Bugün ise rekor düzeyde 18 yıllık birikimli cari açık (543 milyar dolar) kaynaklı rekor düzeyde döviz cinsi borçla dış dalgalanmalara bütünüyle açığız. 2013 Mayıs ayında ekonominin sarsılması, işte tam da bu nedenden kaynaklanmıştı. Gezi Direnişi değil, ABD Merkez Bankası’nın açıklamaları tüm dünyayı sarsmış; Türkiye dış kırılganlığı ile en ön sıralarda yer almıştı. O günlerden bugüne lehimize gelişmiş önemli bir nokta ise lider merkez bankalarının 0 hatta eksi faiz politikasıyla rekor düzeyde parasal genişlemesi oldu.

Mevcut buhrana karakterini veren bir diğer faktör ise krediler. Türkiye’de 1994, 2000 ve 2001’de bankalar batarken reel sektör kısmen düşük borçluluğu neticesinde yaralı da olsa ayakta kalabilmişti. Peki ya şimdi? Son 18 yılda bankacılık sisteminin kredi hacmi 141 kat artmış.Elbette ki enflasyondiyeceksiniz; hemen bu etkiden arındıralım tam 28 kat. Yani bankacılık sistemi hiç olmadığı kadar genişlemiş; tüm şirket ve vatandaşların çoğunu riskine ortak etmiş. Bunun vardığı nokta şu; dış borcun yarattığı sarsıntılar krediler vasıtasıyla vücudun her yerine nüfuz ediyor. Krediler bir nevi nem işlevi görüyor; soğuk havalarda kemiklerimize kadar üşümeye neden oluyor.

İçinde bulunduğumuz buhranın bir diğer farkı ise işsizlik. 1994-2001 döneminde işsizlik oranı %10’a pek ender çıkarken; son 5 yılda neredeyse hiçbir dönem işsizlik bu oranın altına inmedi. Bir zamanlar köyünde oturan herkes güvenlik ve iş bulma ümidiyle şehirlere akın etti; hayatta kalabilmek adına iş aramaya başladı. Türkiye’nin uzunca yıllar dış yatırımcılara sunduğu genç ve dinamik nüfus hikâyesi ile bu şekilde kalkınacağına dair beklenti bu süreçte duvara tosladı. Yıllar geçti; çok sayıda nitelikten uzak düz liseler ve birçoğu dini eğitim kurumuna dönüştürülmüş meslek liselerinden çıkan gençler soluğu yeni açılmış üniversitelerde almaya başladılar. Neticesinde liseler ve üniversiteler gençlere çağın gerektirdiği donanımları sağlayamayarak onları diplomalı vasıfsız işçi haline getirdi;sarf edilen para, zaman ve emek beklenileni veremedi. Uzun sözün kısası AB’nin kıyısında görece eğitimli ve ucuz iş gücü ülkesi olamadık; yerine KYK borçları ile prangalanmış ve dini eğitimle çağı yakalayamamış bir gençlik yarattık.

Önceki buhranla şimdi içinde bulunduğumuz arasındaki önemli benzerliklerden biri kullanılabilir ekonomi politikasının pek kalmaması. 2001 sonrasındaki gibi kamu maliyesine ek finansman sağlamak için özelleştirilme yapmak zor. 2002 sonrasında 62 milyar dolarlık kamu varlığı ve kullanım hakkı satıldı; hala elde kalan Türkiye Varlık Fonu bünyesindeki kurumlara şu aşamada bir talep yok. TSK Güçlendirme Vakfı bünyesindeki savunma sanayi şirketlerinde; Tank Palet Fabrikası ve Aselsan’ın yeniden halka arzı gibi kısmi özelleştirmeler yaşansa da kamuoyu baskısı nedeniyle yeni satışlar düşük olasılık. 2001 öncesindeyse özelleştirilebilir çoksayıda kurum olsa da kamuoyu baskısı, sendikaların tepkisi ve bağımsız yargı neticesinde kolayca satılamıyordu.

Dış politik ilişkilerse geçmişten bugüne en büyük farklardan biri. Önceki buhranda Yunanistan’la kısmi gerginlikler, Kuzey Irak’ta PKK ile çatışma, Suriye ile Öcalan krizi ve Ermenistan’la uzun soluklu gerginlik bulunmaktaydı. AB yanlısı bir ülkeydik ve alışıldık ABD düşmanlığına rağmen müttefik olduğumuz için IMF anlaşmasıyla dış borçları yapılandırabiliyorduk.Mevcut dönemde Irak’taki askeri hareketlilikler azalırken Suriye’de sıcak çatışmaya bile girildi. Yunanistan ve Ermenistan’la çatışmasız gerginlikler sürerken; Libya’da Suriye’deki benzer bir maceraya girişildi.En önemlisi S-400 tercihi ve Halkbank davası nedeniyle ABD yaptırım tehdidi altındayız. Yani tek başına ABD’nin veto yetkisine sahip olduğu IMF anlaşması masada yok. AB ile karşılıklı mülteci pazarlıkları çerçevesinde ilerleyen ilişkiler swap anlaşmasını sağlayamadı. Brexit sonrası yalnızlaşan İngiltere ile yakın zamanda birlikte şehir hastanesi açtığımız Japonya’dan da bir destek çıkmadı. Çin ile stratejik bir bağ kuramadık ve Rusya ile uçak krizi ve büyükelçi suikastı ile rotadan çıkan ilişkiler; 180 derece dönüşle yumuşatılsa da Şubat 2020’de İdlip’te büyük yara aldı.

Son olarak dünyanın da aynı olmadığını belirtelim. Kovid-19 elbette ki her ülke için büyük şok fakat yarattığı ekonomik sonuçlar beklenmedik değil. 1980 sonrasında hâkim olan neoliberal sistem 2008 küresel finansal krizinde sarsılmış, zar zor ayakta tutuluyordu. Pandemi olacakları hızlandırdı ve tüm dünyayı bu gerçekle sertçe yüzleştirdi. Hâlbuki 2001 sonrasında bu ekonomik sistem altın çağlarını yaşamaya başlamıştı. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerse yükselen piyasa ülkeleri kategorisine terfi ediyor ve yeni sanayileşmiş olarak isimlendirilmeye başlanıyordu.

Özetle 1994-2001 arasındaki buhranla bugünkü koşullar arasında önemli farklar bulunuyor. 2018 sonrasında yıpranmış ekonomi artık zar zor ayakta. Öyleyse 2001 deneyimleriyle ve 2018’deki reçeteyle yola çıkmak düşünüldüğü kadar olumlu sonuç doğurmuyor. Koşullardaki farklılıklardan ötürü neden olamayacağını anlattık; şimdi nasıl çözümler aranmalı sorusuna ait ipuçları verelim.

Soruna neden olan ekonomi modeli ve yönetimiyle mevcut iktidar bütünleşmiş durumda; haliyle bir kabine değişikliği veya bürokraside kritik atamalarla sonuç almak mümkün değil. Hamza Yerlikaya’nın bulunduğu ve atandığı bir sistemin geride bırakılması şart; adını koyalım iktidar değişikliği olmazsa olmaz. Elbette bunun hiç kolay olmadığının ve ancak çok büyük sancılarla gerçekleşeceğini de hemen söyleyelim. Ötesi iktidar değişse bile dış borç yerinde duracak; ödenemez düzeydeki borçlar için bir borç sözleşmesi imzalanması lazım olacak. Hatta şehir hastaneleri ile otoyol ve köprülere verilen döviz cinsi Hazine garantileri de unutmamak gerek.

Akla ilk gelen IMF’nin borçlunun değil alacaklının kurtarıcısı olduğunu hemen hatırlatalım. Üstelik borç ödemelerinde kullanmak için satılabilecek kamu varlığı artık pek yok. Ötesi o dönemde ekonomisi aşırı büzüşmüş Türkiye’nin eş anlı hem kemer sıkıp hem de hızlı büyümesi gibi bir olasılık hiç yok. Hormonlu bir şekilde uzunca yıllar büyüyüp potansiyelimizin çok üstüne çıktığımız için kamu harcamalarının kısılması özel sektörün güçlenmesi sonucunu doğurmayacak.  Bu durum dış politikada diplomasiye ağırlık verilmesini ve dış borcun vadesinin en çok arttığı dönemi hukuken mahkûm edip uluslararası kreditörlerle yeni bir zeminde görüşülmesini mecbur kılıyor. 2011’den beri refah kaybı yaşayan vatandaşa borç yükünü sırtlamak fakirleşmek demek; çünkü vatandaş da artık borçlu ve sosyal devlet zayıflamış halde. Hepimiz aynı gemideyiz söyleminin gerçekten uygulanıp; üretken olmayan yurt içindeki lüks gayrimenkul gibi servet birikiminin vergilendirilmesi gerekiyor. Katma değerli üretim popüler bir söylem ancak bunun için verimliliği eğitimle artırılmış genç iş gücü gerekiyor. Mevcut eğitim sistemiyle bunu başarmak olası değil. Herkesin kod yazmasına ve mucit olmasına gerek yok; ancak 1,5 milyon imam hatip öğrencisiyle nitelikli ara eleman yetiştirip ihracatta kalıcı rekabet gücü kazanmakhiç mümkün değil. Okul öncesinden doktora düzeyine kadar eğitim sistemi yeniden yaratılmak zorunda.

Üstteki liste uzayıp gider; bu nedenle yalnızca en acil ve çarpıcı olanlara değindim. Vermeye çalıştığım mesaj şu; sorun siyasi değişimle ve bugünlere neden olanları yargılamakla başlıyor; dış politikada ulusal çıkarların yeniden tanımlanması ile devam ediyor; eğitim ve kamu yatırım/ finansmanında da radikal değişimler yapılmadan sonuç vermiyor. Fark ettiyseniz faizler artırılsın gibi sıkça okuduğunuz bir önleme değinmedim. Çünkü bu tip araçlar sadece süre kazandırabilirler; 18 yıllık politikaların yaratığı buhranı geride bıraktıracak etkiye sahip değiller. Küresel krizden faydalanıp radikal önlemlerle yeni bir iktisadi sisteme geçmeden,komşularımız ve küresel güçlerle ilişkileri sil baştan kurmadan ve yurt içinde yeni bir toplumsal sözleşmeyi imzalamadan çıkış olmadığını bilelim. Geç de olsa gerçeklerle yüzleşelim, hayal tacirlerine kapılıp gitmeyelim.

Murat Kubilay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir