Dezenformasyon mu, Seçici Gerçeklik mi?

Çok Kutuplu Bir Dünyada Medya Haberlerini Nasıl Okumalıyız?

14 Ocak 2026’da İrlanda merkezli Extra.ie’de yayımlanan ve “Trump’ın son hamlesi Putin’i aşağılanmış bırakırken Üçüncü Dünya Savaşı korkuları artıyor” başlığını taşıyan yazı, günümüzde medyayı nasıl okumamız gerektiğine dair çarpıcı bir örnek sunuyor. Yazı; ABD’nin, Rusya’ya ait olduğu öne sürülen bir petrol tankerine el koymasını, Venezuela’da Maduro’nun yakalanmasını ve Trump’ın Grönland’a yönelik tehditlerini, Putin’in prestij kaybı ve zayıflayan küresel konumu üzerinden bir bütün olarak ele alıyor. Metinde gerçek uzmanlara, kurumlara ve olaylara atıflar var. Bu yönüyle açık bir “uydurma haber”den söz edemeyiz.

Peki, bu tür bir içerik dezenformasyon mu, yoksa misenformasyon mu? Daha doğrusu, bu meseleyi yalnızca bu ikiliyle açıklamak mümkün mü?


Bu yazı, klasik anlamda bir dezenformasyon örneği değildir; yani burada bilinçli olarak yanlış bilgi üretilmemekte, sahte kaynaklar kullanılmamakta ya da olaylar tamamen uydurulmamaktadır. Aynı şekilde, masum bir misenformasyon da değildir; çünkü anlatı, rastlantısal bir hata ya da eksiklikten değil, belli bir editoryal çerçeveden beslenmektedir. Mesele aslında başka bir yerde duruyor: Seçici Gerçeklik.


Extra.ie gibi popüler, tabloid kökenli dijital mecralar tarafsızlık iddiası taşımaz. Onların önceliği, karmaşık jeopolitik süreçleri analitik derinlikle tartışmak değil; dramatik ve dikkat çekici bir anlatı kurmaktır. Bu nedenle söz konusu yazıda ABD’nin askeri hamleleri “özgüven” ve “başarı” olarak sunulurken, bu hamlelerin uluslararası hukuk, egemenlik ihlali ya da uzun vadeli istikrarsızlık riskleri gibi boyutları tamamen dışarıda bırakılır. Rusya ise yapısal bir güç olarak değil, psikolojik olarak köşeye sıkışmış bir liderin temsilinde resmedilir. Haber yanlış değildir; ama eksikliği, yönü ve vurgusu bilinçlidir.


Çok kutuplu ve kaotik bir dünyada medya haberlerini okurken tam da bu noktaya dikkat etmek gerekir. Bugün sorun çoğu zaman “yalan haber” değil; hangi gerçeğin anlatıldığı, hangisinin sessizce dışarıda bırakıldığıdır. Güç ilişkileri, hukuk ihlalleri, yapısal riskler ve uzun vadeli sonuçlar görünmez kılınırken, liderlerin kişisel prestiji, aşağılanma duygusu ve güç gösterileri öne çıkarılır. Okuyucu, farkında olmadan olayları stratejik bir analiz olarak değil, psikolojik bir drama olarak tüketmeye yönlendirilir.


Bu nedenle günümüz medyasını okurken sorulması gereken temel soru şudur: “Bu haber doğru mu?”dan önce, “Bu haber bana dünyayı nasıl bir yer olarak anlatıyor?” sorusunu sormalıyız. Kim özne, kim nesne? Güç kimin elinde ve bu güç hangi kelimelerle normalleştiriliyor? Çok kutuplu bir dünyada sağlıklı bir okuma, yalnızca haberin doğruluğunu değil, kurduğu çerçeveyi deşifre etmeyi gerektirir. Aksi hâlde yanlış bilgiyle değil, eksik ama ikna edici bir gerçeklikle yönlendirilmiş oluruz.


Tabii bir de sosyal medya çağında yaşadığımızı unutmamak gerekir. Bugün en sorunlu misenformasyon biçimi, açıkça yanlış bilgi yayan hesaplardan çok, akademik ya da uzman kimliğiyle geniş kitlelere seçici gerçeklikler sunan anlatılardır. Popüler bir Türkçe deyimle ifade edersek, her sakallıyı dedemiz sanmamak gerekir. Bu nedenle belki de en sağlıklı yol, taraflı olduğunu gizlemeyen; ancak bunu derinlikli, tutarlı ve belirli bir çerçeve içinde yapan yayınları okumaktır. Bunu da tek bir bakışa teslim olmadan, farklı perspektiflerin aynı olayı nasıl farklı gerçeklikler hâline getirdiğini görmeye çalışarak yapmak gerekir. Çünkü sonunda mesele şudur: Söz, gerçekliğin kendisi değildir; ama hangi gerçekliğin mümkün, hangisinin görünür olacağını büyük ölçüde söz kurar.

Prof. Dr. Ahmet Öncü

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir