CHP ve STRATEJİ-2Vergide Adalet Olmadan Gelirde Adalet,Gelirde Adalet İstemeden Sol Siyaset Olmaz

Türkiye’de temel sorunlardan biri, verginin “tabana yayılmamış” olması değildir; tam tersine
vergi fazlasıyla tabana yayılmıştır. Bugün bu ülkede kamu maliyesi, ağırlıklı olarak
emekçilerin, ücretlilerin, dar gelirlilerin omuzlarında taşınmaktadır. Dolaylı vergilerin bütçe
içindeki payı, yalnızca teknik bir tercih değil, bilinçli bir sınıfsal tercihin sonucudur. Bu
nedenle “vergiyi tabana yayacağız” ya da “az kazanandan az çok kazanandan çok alacağız”
söylemi, mevcut gerçeklikte adaleti değil, eşitsizliği yeniden üretmektedir.
Eğer gerçekten vergide adalet sağlanacaksa, bunun yolu açıktır:
Belirli bir servet eşiğinin üzerindeki miras, servet, gelir ve kurumsal sermaye birikimlerinin
radikal biçimde vergilendirilmesi. Bu başlıklar ertelenemez, yuvarlanamaz, dolaylı ifadelerle
geçiştirilemez. Çünkü vergide adalet, siyasal olarak en hızlı, en somut ve en etkili sonuç
alınabilecek alanlardan biridir. İktidar olduğunuz gün uygulayabileceğiniz siyasaların başında
gelmeli ve halk bu mesajı bugünden almalıdır. CHP’nin bu başlıkta çekingen davranması,
teknik bir eksiklik değil; siyasal bir tereddüttür. Ancak burada durmak da yeterli değildir.
Vergide adalet tek başına bir slogan olabilir; gelirde adaletle birleşmediği sürece toplumsal
karşılığı olmaz.
Gelirde adaletin en somut, en kanıtlanabilir aracı sendikal örgütlülüktür. Türkiye’de 2024
verileri açıkça göstermektedir ki sendikalı bir işçi, sendikasız bir işçinin neredeyse iki katı
ücret (1.96) almaktadır. Bu fark, bireysel beceriyle, piyasa verimliliğiyle ya da tesadüfle
açıklanamaz; bu fark sendikal örgütlülüğün gücüdür.
Bugün Türkiye’de sendikalılık oranı İŞKUR 2024 yılı Haziran ayı verilerine göre
kamuda %78,25, özel sektörde yaklaşık %7,8 düzeyindedir. Çalışma Bakanlığının 2025
Temmuz ayı verilerine göre de toplam işçi sayısı 17.326.143 iken bunlardan 2.429.520 yedisi
sendika üyesidir. Bu kapsamda Türkiye genelinde sendikalaşma oranı %14, 022 olarak
gerçekleşmiştir. Özel sektördeki sendikalaşma oranı büyük ölçüde imalat, otomotiv gibi
2
zorunlu ve kitlesel sanayi alanlarıyla sınırlıdır. Hizmet sektöründe tablo daha da vahimdir.
Milyonlarca insan, sendikasız, güvencesiz ve pazarlık gücünden tamamen yoksun biçimde
çalışmaktadır. Üstelik biz buradan sadece ücret bölümünü görebiliyoruz; onların hangi
şartlarda çalıştığı ve sosyal haklarının olup olmadığını bilemiyoruz bile. Özel sektörde
sendikal örgütlenmenin fiilen engellendiği bir ülkede, gelirde adaletten söz etmek mümkün
değildir. Çalışma Genel Müdürlüğünün 24 Temmuz 2025 tarihli ve 32965 sayılı Resmi
Gazetede yayınlanan tebliğe göre toplam 235 işçi sendikasından 65’i %1 barajını geçerek
yayınlanacak bir sonraki istatistiğe kadar toplu iş sözleşmesi imzalamaya yetkili olmuştur.
Yani sendikalaşmanın önünde bir de baraj engeli vardır.
Eskiden “sigortalı olmak” sosyal haklar için yeterli bir eşik olarak görülürdü. Bugün bu eşik
anlamını yitirmiştir. Sigortalı olmak artık asgari bir kayıt durumudur; sendikalı olmak ise
gerçek bir sosyal güvence hâline gelmiştir. Ancak, sendikalaşmanın önündeki engeller de
büyüktür. Özellikle, özel sektörde sendikalaşmaya çalışan işçiler işten atılmaktadır.
Mahkemeye gidip uzun yıllar yargılama sonucunda haklarını elde etmiş olsalar bile
tazminatları ödenerek işin dışına çıkarılmaktadırlar. Yani çalışanlara verilmiş, Anayasal
olarak da düzenlenmiş Bir Hak parayla satın alınmaktadır. Bu nedenle sol/sosyal demokrat bir
parti, sendikalaşmayı tali bir başlık değil, merkezi bir politik mücadele alanı olarak ele almak
zorundadır.
Gelirde adalet meselesinin bir diğer kritik boyutu ise emeklilerdir. Türkiye’de emekliler,
kaderleri tek bir siyasi iradenin takdirine bırakılmış milyonlar hâline gelmiştir. Ücretleri,
yaşam koşulları, alım güçleri; herhangi bir toplu pazarlık mekanizmasına değil, iktidarın anlık
tercihlerine bağlıdır. Sermaye lehine yapılan servet transferlerinin bedelini, emekliler her yıl
biraz daha yoksullaşarak ödemektedir.
Mevcut emekli sendikalarının işlevsizliği bir tesadüf değildir. Emekliler toplu sözleşme
yapamamakta, ücret pazarlığına girememekte, bağlayıcı sözleşmeler imzalayamamaktadır. Bu
tablo kabul edilemez. Emeklilerin sendikal haklarının tanınması, emeklilikle birlikte kopan
örgütsel bağın sürdürülmesi ve mümkünse çalışırken üye olunan sendikanın kurulacak
emeklilik birimleri üzerinden sürekli ve sözleşmeye bağlı insanca bir gelir
güvencesi sağlanması zorunludur. Bugün memurlar bu haklardan kısmen yararlanabilirken,
işçi ve BAĞKUR emeklileri bütünüyle dışarıda bırakılmaktadır.
3
Bütün bu nedenlerle, yalnızca “vergide adalet” demek yetmez; yalnızca “gelirde adalet”
demek de eksiktir. Bu iki başlık birlikte, kararlı ve karşı çıkmayı/mücadele vermeyi göze
alan bir siyasal programın parçası olmak zorundadır.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu alandaki çekingenliği, yalnızca güncel politik kaygılarla
açıklanamaz. Bu çekingenlik, partinin kurucu değerleriyle de açık bir çelişki içindedir.
Cumhuriyet’in kurucu mimarisi, kamucu bir devlet anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Bugün ise
vergilendirilmeyen bir sermaye yapısı karşısında, devleti finanse eden geniş halk kesimleri
vardır. Bu durum, iktidarın en önemli siyasal manevra alanlarından birine dönüşmüştür.
Toplanan vergilerden çok büyük servet transferleri yapılmaktadır.
İktidarın “Altın Anahtarı” burada yatmaktadır. Bu kilit, buradan zorlanmadan açılamaz. CHP,
işçilerin, emekçilerin, memurların, çiftçilerin, küçük esnafın, emeklilerin; kısacası sistem
içinde sürekli ezilenenlerin yanında durduğunu yalnızca söylemle değil, somut gelir artışı ve
vergi yükü azaltımı üzerinden göstermek zorundadır. Çünkü adalet yalnızca mahkeme
salonlarında aranmaz. Asıl adalet, ekonomik ilişkilerde başlar.
Ekonomik adalet için eşitsizlikleri giderme daveti yalnızca uygulanacak sosyal politikaların
habercisi değil; aynı zamanda “güçlü bir toplumsal mobilizasyon” kaynağıdır. İnsanlar,
ülkenin refahından/kalkınmasından kişisel olarak pay alabileceklerini
hissettiklerinde/gördüklerinde; o ülkeyle ve o siyasal vaatlerde bulunan partiyle daha güçlü
bağlar kurarlar. Siyaset, ancak bu noktada bir çekim alanına dönüşür.
Bugün CHP’nin politikalarında eksik olan tam da budur: tat, tuz ve cesaret. İktidar zamanı
diyerek Parti, dar bir kadronun yaşam standartlarını iyileştiren bir yapı olmaktan çıkmalı;
Toplumcu Siyasetle halkın önünü açan, yön veren, hayal kurduran bir aktör hâline gelmelidir.
Toplumcu siyasetle motor çalışır. Motor çalışmadan iktidar gelmez.Hazırlıklar buna göre
yapılmalıdır. Bu, bir tercih değil; bir zorunluluktur.


*Uğur TUNÇAY, İnş. Müh./Siyaset Bilimci

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir