Toplumcu Programın Siyasi ve Felsefi Düzeneği:
Dil, Duygu ve Sanat Üzerinden Karşı-Hegemonik Bir Kuruluş
Platon: “Müziğini değiştirirseniz sitenin duvarları yıkılır.”
Stratejik Sorunun Tanımı: Program Var, Düzenek Yok
Toplumcu siyaset, salt politika üretme faaliyeti değil; anlam, yönelim ve aidiyet üreten kurucu bir pratiktir. Bu nedenle bir siyasal partinin başarısı, programındaki teknik doğruluk kadar, bu programın dayandığı siyasal ve felsefi düzeneğin tutarlılığına bağlıdır. Söz konusu düzenek; dünyayı nasıl okuduğunu, insanı nasıl tanımladığını, toplumu hangi değerler etrafında yeniden kurmayı hedeflediğini ve iktidarı hangi meşruiyet zemini üzerinde tasavvur ettiğini belirler. Programın bu ontolojik ve etik zemini olmaksızın, siyasal söylem dağınık; örgütlenme ise kısa vadeli ve kırılgan kalır.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel açmazlarından biri, programatik başlıklar ile bu başlıkları taşıyacak siyasal ve felsefi düzeneğin birbirinden kopuk olmasıdır. CHP’de çoğu zaman “doğru politika” üretildiği varsayımıyla hareket edilmekte; ancak bu politikaların hangi insan anlayışına, hangi toplum tasavvuruna ve hangi tarihsel iddiaya yaslandığı yeterince berraklaştırılmamaktadır. Oysa toplumcu siyaset, teknik çözümler toplamı değil; anlam, yön ve aidiyet üreten kurucu bir siyasettir.
Bu nedenle CHP açısından sorun, yalnızca ne yapılacağı değil; neden, kimin için ve nasıl yapılacağıdır. Bu sorulara bütünlüklü yanıt üretemeyen hiçbir siyasal program, hegemonik bir güç haline gelemez. Burada ihtiyaç duyulan şey, partinin bütün çalışmalarını taşıyacak bir siyasal-felsefi düzenek / omurgadır.
Siyasal ve Felsefi Düzeneğin Stratejik İşlevi
Siyasal ve felsefi düzenek, bir partinin dünyayı nasıl okuduğunu ve toplumu hangi ilkeler etrafında yeniden kurmak istediğini belirler. Bu düzenek üç temel işlev görür:
- Anlam üretir: Toplumsal sorunları nasıl adlandıracağımızı belirler.
- Meşruiyet kurar: İktidar talebini ahlaki ve siyasal olarak gerekçelendirir.
- Süreklilik sağlar: Konjonktür değişse bile siyasal hattın dağılmasını engeller.
CHP’nin bugüne kadar yaşadığı temel sorunlardan biri, siyasal hattın sık sık güncel taktiklere göre şekillenmesi; fakat bu hattı sabitleyen derin bir felsefi çerçevenin eksik kalmasıdır. Sonuç olarak ortaya çıkan şey; güçlü kampanyalar ama zayıf süreklilik, yüksek oy potansiyeli ama düşük hegemonya kapasitesidir.
Dil: Toplumcu Siyasetin İlk Kurucu Alanı
Toplumcu siyasette dil, yalnızca iletişim aracı değildir; toplumsal gerçekliğin inşa edildiği alandır. Bu bağlamda dil, toplumcu siyasetin ilk ve en kritik aracıdır. Dil yalnızca anlatmaz; kurar, sınırlar ve meşrulaştırır Egemen neoliberal dil, eşitsizliği “doğal”, yoksulluğu “kişisel başarısızlık”, kamusal olanı ise “verimsizlik” olarak kodlamaktadır. Bu dilin sınırları içinde kalarak toplumcu siyaset yapmak mümkün değildir.
Türkiye’de siyasal alanda sıkça gözlenen bir yanılgı, karşı mahalleyle temas kurmanın yolunu onun dilsel alışkanlıklarını, jest repertuarını ve sembolik ritüellerini içselleştirmekte aramaktır. Oysa Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı anlamda dil, nötr bir iletişim aracı değil; sembolik iktidarın en yoğunlaştığı alandır. Egemen olanın dili, yalnızca sözcükleri değil, dünyayı algılama biçimini de dayatır. Gramsci’nin hegemonya analizinde bu durum, rızanın zor yoluyla değil, anlamın sessizce devredilmesi yoluyla kurulmasıdır. Karşı mahallenin diliyle konuşmaya başlayan bir siyasal özne, onun habitusunu yeniden üretir; böylece farkında olmadan kendi siyasal alanında yeşermekte olan karşı hegemonik potansiyeli tasfiye eder. Dilin dönüştürücü gücü tam da burada yitirilir: Kendi kavramlarını, kendi ahlaki evrenini ve kendi gelecek tahayyülünü kuramayan bir siyaset, temsil ettiği iddia edilen dünyayı daha baştan inkâr etmiş olur. CHP açısından temel mesele, karşı tarafın dilinde “anlaşılmak” değil; kendi dilinde ısrar ederek yeni bir anlam rejimi inşa edebilmektir. Çünkü hegemonya, başkasının kelimeleriyle kurulan bir uzlaşma değil; kendi kelimeleriyle yaratılan bir dünyadır.
Bu bağlamda dil, toplumcu siyasetin ilk ve en kritik aracıdır. Dil yalnızca anlatmaz; kurar, sınırlar ve meşrulaştırır. Egemen siyasal dil, eşitsizliği “doğal”, yoksulluğu “kaçınılmaz”, yaşananları “kader”, adaletsizliği ise “zorunlu” olarak kodlar. Toplumcu siyaset ise dili tersyüz etmek zorundadır: Hak kavramını lütuf dilinden ayırmalı, yoksulluğu bireysel kusurdan çıkarıp yapısal bir sorun olarak adlandırmalı, kamunun olanı yeniden saygın kılmalıdır. Bu, teknik bir retorik meselesi değil; anlam alanını geri kazanma mücadelesidir. Program dili, ancak bu mücadeleyi kapsama aldığında, toplumsal kesimlerle kalıcı bağlar kurabilir.
CHP’nin stratejik ihtiyacı, hak temelli, kamucu ve sınıfsal bir dil inşa etmektir. Bu dil:
-Lütuf değil hak konuşur,
-Yardım değil kamucu sorumluluk vurgular,
-Kader değil siyasal tercih der,
-Bireysel başarı değil kolektif refah anlatır.
Dil burada bir süs değil; karşı-hegemonik mücadelenin ilk cephesidir. Programın teknik maddeleri ancak bu dil üzerinden toplumsal karşılık bulabilir. Unutulmamalıdır ki sadece, karşılığını oluşturan dil “dönüştürücü siyasete katkı” yapabilir.
Duygu: Akılcı Siyasetin Eksik Halkası
Siyasal mobilizasyonun sürekliliği, duygulanımsal bağ kurma kapasitesine dayanır. Toplumcu siyaset, yalnızca akla hitap eden bir ikna faaliyeti olarak ele alındığında, geniş kitlelerle temasını kaybeder. Oysa siyaset, ihtiyaç, korku, umut, öfke, dayanışma ve onur vb.leri gibi duygular üzerinden işler. Sağ popülizmin başarısı, tam da bu duygusal alanı tekeline alabilmesinden kaynaklanır. Toplumcu bir programın felsefi düzeneği, duyguyu manipülasyonun değil; ortak kader ve toplumsal gelecek tahayyülünün zemini olarak ele almalıdır. Umudu soyut bir vaat değil, kolektif bir eylem kapasitesi olarak inşa etmek, bu yaklaşımın temel şartıdır.
CHP’nin geleneksel siyasal yaklaşımı, çoğu zaman rasyonel doğruluk varsayımına yaslanmış; duygulanımsal alan ise cumhuriyetin kuruluş yılları hariç ihmal edilmiştir. Toplumcu siyasetin görevi, duyguyu manipüle etmek değil; kolektif bir duygusal yönelim yaratmaktır. Bu yönelim:
-Umudu bireysel kurtuluş değil, ortak mücadele olarak kurar,
-Öfkeyi düşmanlaştırmaya değil, adalet talebine bağlar,
-Korkuyu bastırmaz; dayanışma ile aşar.
CHP, duyguyu siyasetin dışına iten değil; onu etik ve kamucu bir çerçeveye oturtan bir yaklaşımı benimsemek zorundadır. Aksi halde geniş kitlelerle, emekçi sınıflarla bağ kurmak mümkün değildir.
Sanat ve Estetik: Karşı-Hegemonyanın Kültürel Zemini
Sanat, siyasal programın doğrudan söyleyemediklerini sezdiren; görünmeyeni görünür kılan bir kamucu akıl üretir. Estetik deneyim, bireyi yalnızca ikna etmez; onu bir topluluğun parçası haline getirir. Toplumcu siyaset açısından sanat, propaganda aracı değil; karşı-hegemonik bir kültür alanıdır. Müzik, edebiyat, sinema, görsel sanatlar ve kamusal mekân pratikleri, siyasal tahayyülün gündelik hayata sızmasını sağlar. Programın felsefi tutarlılığı, ancak bu estetik kanallarla toplumsal belleğe yerleşebilir. Bu işleviyle sanat, hegemonya mücadelesinin tali değil, kurucu bir unsurudur.
Siyasal programlar öncelikle akla seslenirken, sanat toplumsal hayal gücünü, duygu dünyasını ve ortak gelecek tasavvurunu biçimlendirir. Egemen düzen bu alanı asla boş bırakmaz; kültürel üretimi sürekli denetim altında tutar ve medya, eğitim, popüler kültür ve gündelik semboller aracılığıyla ideolojik aygıtlarını kesintisiz biçimde işler hale getirir. Bu nedenle sanat alanını ihmal eden bir siyasal hareket, daha siyasal mücadele başlamadan, toplumsal anlamın üretildiği en stratejik zemini rakibine terk etmiş olur.
CHP’nin stratejik eksiklerinden biri, sanatı çoğu zaman sembolik bir destek alanı olarak görmesidir. Oysa müzikten edebiyata, sinemadan kamusal mekânlara kadar uzanan estetik üretim, toplumcu siyasetin gündelik hayata nüfuz etmesini sağlar. Sanat: Söylenemeyeni sezdirir, görünmeyeni görünür kılar, siyasal tahayyülü kalıcı hale getirir.
Toplumcu bir program, estetik bir karşılık bulmadığı sürece toplumsal belleğe yerleşemez.
Dil-Duygu-Sanat Üçlüsü: CHP İçin Stratejik Bütünlük
Hikâyesi olmayan siyaset, yönetemez; hikâyesi olan siyaset ise yalnızca iktidarı değil, rızayı da kurar. Dolayısıyla dil, duygu ve sanat; birbirinden bağımsız araçlar değil, toplumcu siyasetin kurucu üçlüsüdür. Bu üçlü, siyasal programın teknik maddelerini toplumsal bir hikâyeye dönüştürür. Hikâyesi olmayan programlar uygulanamaz; hikâyesi olan programlar ise yalnızca iktidarı değil, toplumsal rızayı da üretir. Toplumcu bir parti için asıl stratejik üstünlük, bu rızayı zor aygıtlarıyla değil, anlam ve aidiyet üzerinden kurabilme kapasitesidir.
CHP’nin önündeki tarihsel görev, “haklı olmak” ile yetinmek değil; haklılığı toplumsal bir bilinç ve aidiyet haline getirmektir. Bu da ancak güçlü bir siyasal-felsefi bir düzenekle mümkündür.
Sonuç: Karşı-Hegemonik Bir CHP Mümkün mü?
Sonuç olarak, toplumcu siyasetin başarısı; doğru politikaların varlığı kadar, bu politikaları taşıyan siyasal-felsefi mimarinin gücüne bağlıdır. Dilin dönüştürücü, duygunun birleştirici ve sanatın kurucu işlevini merkeze almayan hiçbir program, kalıcı bir toplumsal çoğunluk yaratamaz. Bugünün siyasal koşullarında mesele, daha çok konuşmak değil; daha derin, daha tutarlı ve daha insani bir anlam rejimi kurabilmektir. Toplumcu siyaset, tam da bu rejimi inşa edebildiği ölçüde tarihsel bir seçenek olmaktan çıkıp, gerçek bir kurucu güce dönüşecektir.
CHP’nin başarısı, rakibin hatalarına değil; kendi kurucu kapasitesine bağlıdır. Toplumcu siyaset, teknik vaatlerle değil; anlam, duygu ve estetik üzerinden kurulan bir hegemonya ile iktidar olur. Bu stratejik yaklaşım, CHP’yi yalnızca bir muhalefet partisi olmaktan çıkarıp, yeni bir Türkiye tahayyülünün taşıyıcısı haline getirebilir. Nasıl olur derseniz? Siyasetin yeteneğini kullanarak; siyasetin yeteneği ne anlama gelir derseniz: Yukarıda yazılanların hayata geçirilme kapasitesidir, diyerek bitirelim.
* Uğur TUNÇAY, İnş. Müh. /Siyaset Bilimci