Eylül’de Sandık Mı, Güvenlik Mi? Özgür Özel’in “Hodri Meydan”ı Üzerine..

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “Türkiye’nin yönetilmesine karar verecek Eylül’de bir erken seçime evet diyoruz” açıklaması siyasal tartışmaları hızlandırırken, toplumun büyük bir kısmı da bu olasılığı umutla izliyor.  Bu açıklamanın Türk siyasetinin içinde bulunduğu belirsizliklerin çözümlenmesi yönünde kritik önemde bir çağrı olduğu; ülkenin geleceği konusundaki beklentileri yeni bir düzleme taşıyabileceği açıktır.  Öte yandan gerek yakın coğrafyamızda gerekse de yurtiçinde yaşanılan siyasal gelişmeler göz önünde tutulduğunda, bu çağrının kendi içinden kaynaklanan dinamiklerin bir dizi başka bilinmezler barındırdığına yönelik bazı değerlendirmelerin de yapıldığı göz ardı edilmemelidir.      

İç siyasette alınacak her karar, çok daha büyük bir coğrafi ve jeopolitik bağlamda ele alınmalıdır.  Türkiye sadece kendi ekonomik krizleri, sosyal huzursuzlukları ya da demokrasi mücadelesiyle değil; aynı zamanda Ortadoğu’nun kanlı satranç tahtasında konumlanmış hedeflerden biri durumdadır. Cumhur İttifakının milliyetçi refleksleri kullanarak, oluşacak olan seçim ortamını “ülke güvenliğine tehdit” olarak tanımlaması, muhalefet açısından ciddi bir halkla ilişkiler tuzağı olarak kurgulamasını mümkün kılabilecektir.  Toplumsal muhalefet/sokak dengesinde hata yapılırsa, bu süreçte CHP’nin marjinalize edilmesi olasılıklardan biridir.  Gerçekleştirilen açık hava “eylemlerinin”/mitinglerin kapsam olarak ağırlıklı olarak özgürlüklerin kısıtlanması/tutukluluklar/cumhurbaşkanı adaylığı konularıyal sınırlı kalması ve miting mobilizasyonundaki ısrarlı yaklaşımlar, muhalefetten beklenen dinamizmin olağanlaşmasının, “pasifleşmesi”nin işaretlerini vermeye başlamıştır.  Bu bağlamda toplumsal muhalefetin enerjisi giderek sönümlenme yoluna girerek sönümlenmiş/sönümlenmektedir.

Ortadoğu’da Kontrollü Fırtına Ya da Neoliberalizmin Oynaşması: İsrail ve İran arasında oluşturulan gerilimin taraflar arasında sıcak temas seviyesine gelmesi, artık alışılagelmiş diplomatik polemiklerin ötesinde, bölgede topyekün bir savaş olasılığına dönüşmüştür.  İsrail’in Gazze’de yürüttüğü operasyonlar ve doğrudan İran’ı hedef alan saldırılarının, bölgeyi küresel bir çatışmanın eşiğine getirdiği görülmelidir.  Bu tırmanmada, ABD’nin gerek bölgedeki gerekse de Hint Okyanusundaki askeri yığınağı üzerinden müdahaleleri zaten kırılgan olan jeo-politik denklemi daha da karmaşık hale getirmektedir.  Bu çatışma ortamının hemen öncesinde bir tür “uygulamalı silah fuarı” tadında da olsa Hindistan ve Pakistan arasında Çin faktörünü de içeren bir gerilim yaşanmış olmasını dikkatle değerlendirmekte fayda vardır.

ABD için Ortadoğu hâlâ enerji, güvenlik ve küresel nüfuz açısından vazgeçilmez bir alandır. Washington yönetimi bir yandan İsrail’in güvenliğini mutlak öncelik olarak tanımlarken, diğer yandan İran’ı çevreleme aynı zamanda da oynaşma politikalarını yeni ambargolar ve bölgesel askeri konuşlanmalarla sürdüreceği görülmektedir.  Bu hareketliliğin önemli hedeflerinden birinin bölgede ABD’nin küresel hegemon olarak varlığının tesis ve güçlendirmesi ise; diğer bir hedef ise bölgede bu yeni hegemon yapı ile uyumlu ve “dost” nitelikte siyasal iktidar değişikliklerinin sağlanmasıdır. 

Gelişmelere bu açıdan bakıldığında, bu süreçte Türkiye’nin rolü daha da kritik bir nitelik kazanmaktadır.  Bu noktada, zamanlama olarak Eylül dönemi yalnızca iç politika alanında yaşanılan ekonomik sıkıntılar, özgürlüklerin kısıtlanması, adalet ve hukuk taleplerinden değil dış siyasi ve askeri hareketlenmelerden de etkilenebilir. Bu dönemde İsrail/İran arasıda yeni gerginlikler, ABD’nin Türkiye’yi sıkıştıran hamleleri, Suriye/Kuzey Irak gibi kritik bölgelerde yaşanacak olası çalkantılar, yeni göç dalgaları, sınır güvenliği, sınır bütünlüğü ve özerklik gibi taleplerin olası bir seçim atmosferine doğrudan yansıması şaşırtıcı olmayacaktır.

Türkiye: Krizlerin Merkezinde Bir Aktör: Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak Batı’nın güvenlik şemsiyesi altında; diğer yandan İran, Rusya ve Körfez ülkeleriyle geliştirdiği ilişkilerle kendi dengeleme politikasını yürütmekte olup, bu konuda da hassas tutumunu korumaktadır.  Ancak bu çok yönlü dış politika, bölgesel savaş senaryolarının gerçekliğe dönüştüğü bir dönemde daha zor sürdürülebilir hale gelebilecek, anlamını yitirebilecektir.  Böylesi bir atmosferde yapılacak bir erken seçimin dış politikadan bağımsız okunması mümkün olmayacaktır. Türkiye’de kurulacak her yeni hükümet, dış politikada nasıl bir duruş sergileyeceğiyle de değerlendirilecektir. Bu dönem, seçmenin bu dönemde sadece ekonomi ya da sosyal adalet temelinde değil; aynı zamanda “Türkiye bu savaş ortamında nerede duracak?” sorusuna vereceği yanıtla da oy kullanacağı bir dönem olacaktır.

Erken Seçim mi, Erken Yön Değişikliği mi?  Kuşku yoktur ki, erken seçim çağrısı içeride yorgun bir siyasi sistemin yeniden formatlanması için bir fırsattır. Öte yandan bu çağrının zamanlamasının,  uluslararası arenada yaşanan gelişmelerin doğrudan etkilediği bir ülke için riskli bir zamanlama haline dönüşmesi işten bile değildir. Ekonomik göstergelerin kötüleştiği, yatırım ortamının güvensizleştiği, toplumsal kırılmaların arttığı, bomba seslerinin çok yakından duyulduğu bir dönemde seçime gitmek; demokrasiyi güçlendirmekten çok, krizleri derinleştirme ihtimali taşıyabilir.  Muhalefet blokunun içindeki fikir ayrılıkları, bu seçim sürecinde nasıl bir birliktelik sergileneceği konusunda henüz bir netlik sağlayabilmiş de değildir.  2019’daki yerel seçimlerde seçmen nezdinde sağlanan bütünlüğün aynısıyla sağlanıp, genişletilebileceğinin garantisi yoktur.  Toplum artık sadece iktidarın değil, muhalefetin de tutarlılığına ve vizyonuna bakmaktadır. CHP’nin kendi içinde yaşadığı bütünleşme arayışları halkın davranışlarını da etkilemektedir.

Seçim Sandığı mı, Akıl Masası mı?  Ortadoğu yeni bir savaşın eşiğindeyken, Türkiye’nin önceliği sadece seçim takvimleriyle sınırlı olmamalı. Aksine, bu karmaşık ve tehlikeli uluslararası ortamda daha fazla akıl, daha fazla diyalog ve daha fazla stratejik öngörü gerekiyor. Erken seçim, demokratik bir araç olabilir ama eğer yanlış zamanda, yanlış saiklerle yapılırsa; bir ülkeyi sadece seçim değil, tarih de sandığa gömebilir. Türkiye’nin bu tarihi yol ayrımında doğru kararı verebilmesi için, duygularla değil, verilerle, stratejiyle ve sağduyuyla hareket etmesi zorunludur.

Sonuç: “Hodri Meydan” mı, “Akıl Masası” mı?

Genel Başkan’ın hodri meydan çağrısının arkasında güçlü bir demokrasi iradesi mevcuttur.  Ancak Eylül hedefi, konjonktürel gelişmeler ve bu gelişmelere bağlı gelişecek/gelişen oy analizleriyle örtüştürüldüğünde görülen riskler ortadadır.  Güvenlik politikalarındaki hassasiyet ve iktidarın bu alandaki hamle kapasitesi, kabiliyeti ve daha önce de örnekleri yaşanılan kararlılığı, muhalefeti hem içeride hem uluslararası alanda dezavantajlı bir pozisyona düşürebilir.Bu nedenle Eylül’de erken seçim çağrısı aşağıdaki şartlara göre değerlendirilmeli ve birçok görev yerine getirildikten sonra uygun bir zamanlamayı gözeterek, yenideninşa edilmelidir.

* Zamanlama takviminde netlik; neden Eylül?

* Güvenlik, kriz ve risk analizi

* Uluslararası konjonktüre duyarlı stratejik değerlendirmeler

* İktidarın siyasi, demokratik ve ekonomik vaatlerde bulunma kapasitesi

* Seçim sonuçlarının güvenlik ortamında denetlenebilirliği

* Parti programı, örgütün hazırlık düzeyi ve enerji moral ve motivasyonu değerlendirmeler

 “Hodri Meydan” çağrısının gerçekçi ve sonuca gidecek bir demokrasi söylemine dönüşebilmesi bu temelde yapılacak bir analiz sonucunda güçlenecek ve etkinlik kazanacaktır.  Bugün için Cumhuriyet Halk Partisi’nin yukarıda saydığımız durumlara ilişkin bilinen bir programatik görüşü yoktur. Duruşumuz bellidir denilerek, durumun idare edilebileceği fasıllar çoktan geçilmiş durumdadır. Aksi halde dönülmez yenilgiler konuşulur olacaktır. 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin; Adalet ve Hukukun Üstünlüğü, Çoğulcu Temsili Siyasal Yapı, Kuvvetler Ayrımı, Eğitim Reformu, Sağlık Politikaları gibi temel konular yanında, Yeni Güvenlik Mimarisi, Avrupa Birliği, Bölgesel İşbirlikleri, Güvenlik Politikaları ve NATO İttifakı, Kürt Sorunu, Ekonomik Dönüşüm Modeli, Devlet Aygıtının Restorasyonu, Yeni Yapılanması ve Gelecek Vizyonu gibi temel konulardaki yaklaşımlarını kristalleştirmesi; bütün bunlar hangi yol ve yöntemle sürdürülebilir kılınacak, bu konuları tartışması ve bu konuların seçmenle etkili bir şekilde iletişimini yürütmesi önemlidir.  Parti’nin İçerik, Yöntem ve Kadrolar olarak bir “Güçlendirme” Projesini devreye alması esastır.  Zaman, “siyasete dönüş,” toplumcu bir programın ve onu kendi davaları haline getirmiş partililerin topluma sunulması zamanıdır.  Aksi durumda, hazırlıksız girilecek bir seçim, ülke sorunlarını çözmeyecek, bu sorunların daha da derinleşmesine neden olacaktır.  Unutulmasın ki bütün iktidarların en sevdiği siyasi konfor alanı: insanların mal ve can güvenliğine en çok ihtiyaç duydukları anda seçim yapmaktır.

* Uğur TUNÇAY

   İnşaat Mühendisi/Siyaset Bilimci

1 Comment

  1. Uğur kardeşim, makaleni beğenerek okudum.
    Zamanında ve yerinde yapılmış politik bir analiz olmuş.
    Son derece duygusal ortamda yapılan seçim çağırılarina karşı; iç ve dış konjonktürü, dikkate almak gerektiğini talep ediyor.
    Benim de kanaatim odur ki, bu sonbaharda, muhalefetten önce iktidar erken seçim ortamını uygun görerek erken seçimi dayatacaktır.
    Sizi kutluyor, Selam ve sevgilerimi iletiyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir