Siyasette Kazanabilmenin Yolu: Duyguları Anlayan Bir Siyaset Tarzı

Günümüzün siyasetinin duyguları ötekileştirmeyi bırakıp, duygulara dayanan bir siyaset arayışı gerektiği konusuna bir önceki yazımda değinmiştim.

Seçmeni en üstte “tamamen akılcı tercihler” yapan bir abaküs, en altta da “güdülerine kapılmış sürü mensubu” olarak gören, dolayısıyla aklın göreliliğini yok sayıp derdini anlatamadığında öfkeye kapılan siyaset anlayışı sınırlarına dayanmış durumda. Bunun sebebi de çok basit, bu “hiperakılcı” siyaset anlayışı, duyguların karar alabilmek için ne kadar yaşamsal olduğu gerçeğini yok sayıp, baskılamaya çalışmakta. Oysa, duyguları olmayan bir canlının doğru karar alamayacağını ve dolayısıyla Uzay Yolu dizisinin Vulkan mensubu Mr. Spock’unun soyunun hızla tükeneceğini artık çok iyi biliyoruz. Bu nedenle, zaman insan doğası hakkındaki önyargılarımızı bırakıp gerçekçi olma zamanı.

Duygulara dayanan bir siyaset arayışının birinci gereği, kendi duygularının farkına varmak. Duyguları listelemeye kalktığınızda sayısı yüzlere varan duygu ismi verebiliyorsunuz.  Duyguları tasnif etmek istediğinizdeyse onlarca farklı sınıflama yöntemi bulunuyor. Son dönemde kabul görmeye çalışan başka bir yaklaşım da duyguları basitçe olumlu-olumsuz olarak tanımlayıp, adlandırma meselesinin toplumsal olduğunu söyleyen sosyal inşacılık yaklaşımı. Lisa Feldman Barrett tarafından geliştirilen bu yaklaşım, öfke, mutluluk, korku gibi duygulara verilen adların bireylerin toplumsallaşma süreçleriyle, dolayısıyla kültürle ilişkili olduğunu vurguluyor; onun ötesinde beyinde döşeli olan farklı duygu ağlarının varlığı bir tartışma konusu haline geliyor. Bu yaklaşım hem sosyal/kültürel olana yer açması ve canlıları duygu otomatları olmaktan çıkarması, hem de duyguların nasıl inşa edildiğini tartışabilmemizi sağladığı için cazip görülüyor. Korkuyorsak, ya da korktuğumuz kanısındaysak, korkumuzun nesnesi bir ölçüde toplumun bize işaret ettikleri oluyor. Öfkeleniyorsak, neden dolayı öfkelendiğimiz sorusunun yanıtı da kültürel olandan geçebiliyor. Üzerine düşünmesi ve tartışması keyifli bir süreç, tartışmanın henüz sona ermediğini de vurgulamamız gerek.

Bu yaklaşımın duygulara dayanan bir siyaset arayışı içindeki bizlere en önemli faydası, kendi adlandırmamızın sebeplerini sorgulayabilmemiz. Örneğin, öfke, bizi harekete geçiren, sokağa döken, riskleri olduğundan az görmemize yol açan bir duygu. Fizyolojik tezahürlerini de biliyoruz, kan basıncı ve nabzın artması, kasların gerilmesi vesaire, kısaca “tepemizin tasının atması”. Pekiyi, ne zaman bunu hissediyoruz? Ya da öfkelendiğimiz de bunun sebebi ne olabilir? Öfke bazıları tarafından “ahlaki bir duygu” olarak tanımlanıyor, ahlaksız bir davranışla karşılaştığımızda öfkeleniyoruz, en önemlisi de adaletsizlikle… O zaman bizi öfkelendiren şeyi, neden adaletsiz olarak algıladığımız üzerinde konuşulabilir ve tartışılabilir hale getiriyor. Wendy Pearlman, Arap Baharı’ndaki halk ayaklanmalarında öfkenin ne kadar etkili bir duygu olduğunu detaylı bir şekilde tartışmıştı; benim de “apolitik” gençleri Gezi’ye katılmaya iten duygunun öfke olduğunu gösteren bir çalışmam bulunuyor.

Mekanizmaları iyi bilinen başka bir duyguysa, tiksinti. Mide bulantısı ve kusma isteğiyle somutlaşan tiksinme duygusunun evrimsel olarak zehirli şeylerden, pisliklerden ve hastalıklardan kaçınmayı sağlayıp bu sayede sağkalıma katkısı olduğu söylenir. Ancak tiksinti sadece fiziksel bir duygu olmakla kalmaz, ahlaki alana da sirayet eder. Bizim ya da kabilemizin sağkalımını olumsuz etkileyecek her tür kişi ve davranış bizde tiksinti uyandırabilir. Hastalığının izlerini vücudunda taşıyan bir cüzzamlıdan başlayan bu yelpaze, cinsel davranışlarını onaylamadığımız kişilere, oradan da fikirlerine beğenmediğimiz muhaliflere ya da sokakta gördüğümüz göçmenlere kadar uzanabilir. Yapılan çalışmalar, muhaliflerin de hastalıklar kadar tiksinti uyandırabildiğini gösteriyor. En önemli bulgulardan biri de, birbirinden tiksinen insanların asla karşılıklı diyalog kuramıyor olması. Tiksintiyi masadan kaldırmadan “sağlıklı” bir diyalog kurmamız mümkün değil. Neden ve kimlerden tiksindiğimiz de toplumsalın üzerimizdeki etkisine işaret edebilir.

Genel geçer olarak kabul gören duyguların hemen hepsinin fizyolojik tezahürleri, nörolojik mekanizmaları, tetikleyicileri ve toplumsal/siyasal ilişkiler üzerindeki etkisi detaylı şekilde tartışılmış durumda, bunlara korku, utanç, heyecan ve diğerlerini de ekleyebiliriz, ama her birini örneklendirilmek bu yazının kastını hayli aşar.

Duygulara dayanan bir siyaset arayışında birinci adımın kendi duygularımızı anlamak olduğunu yazmıştım, ikinci adım ise “diğerinin”/”ötekisinin” duygularını anlamak olduğunu söylemek şaşırtıcı olmaz. Aslında son dönemde çok moda olan ve belki de yerli/yersiz kullanılan bir kavramdan bahsediyorum: Empati. Başkasının düşünce ve duygularını anlayabilmek, paylaşabilmek ve onların “esenliğini” gözetecek şekilde davranabilmek olarak tanımlanıyor. Siyaset felsefecisi Hume’den beri biliniyor olsa da, terim 20. yüzyıl başlarında ortaya atılmış, nörolojik temelleriyse “ayna nöronların” 1990’larda keşfiyle ortaya çıkmış. Empatinin hem duygusal, hem bilişsel bileşenleri olduğunu söylenmekte, öte yandan Simon Baron-Cohen gibi önde gelen nörologlar, empati yokluğunun “insan zulmünün” en önemli belirleyicisi olduğunu savunuyorlar. Empatinin kutuplaşmadan ötekileştirmeye kadar insanlar arasındaki bir çok sorunun çözümü olduğu inancı yaygın, o kadar ki, ABD Başkanlarında Barack Obama ABD’nin en büyük sorununun “Empati Uçurumu” olduğunu söylemiş durumda.

Bazıları empati duyabilmenin doğuştan geldiğine inanırken, bazıları da geliştirilebilecek bir kapasite olduğu inancında. Bireylerin empatik olmasını sağlayan eğitimlerle, diğerleriyle duygudaşlıklarının artmasının sağlanabileceği bunun da düşmanca davranışları azaltıp farklılıklarla bir arada yaşamayı kolaylaştırabileceğine yönelik çeşitli müdahale programları geliştirilmiş durumda, sonuçlarının da çoğunlukla başarılı olduğu söyleniyor.

Yüzyıllara dayanan fay hatlarının, kanlı/kansız çok sayıda çatışmanın ya da işbirliğinden ziyade dışlamayı önemseyen bir siyasi kültürün gölgesinde büyümüş insanların; siyasi hasımlarını kapsayacak bir duygudaşlığı kolaylıkla kazanabileceklerini ummak saflık olur. Zaten içinde bulunduğumuz toksik siyaset anlayışı; siyasal tercihlerin kimliklere dönüşmesi, bu kimliklerin insanlarına arasında sahte duvarlar oluşturması ve diğerini insandışılaştırarakempati duymamasını sağlayabilmesine yaslanıyor. Bu sadece ülkemize özgü değil, ABD’de de durumun vehametini idrak eden bazı kişiler Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin bir araya gelip birbirlerini insan olarak yeniden tanımalarını sağlayacakları buluşma ortamları sağlıyorlar, bunu da “Empati Çemberleri” adı altında yapıyorlar. Tabii ki diğeriyle iki saatlik bir yemekte buluşmanın kendiliğinden empatiye yol açmayacağını bilmek gerek; en azından bu topraklarda diğerinin duygularını anlayabilmek çok daha fazla bir çaba gerektiriyor.

Özellikle profesyonel siyasetin seçilme baskısı altında bu tür çabaları sistematik olarak harcamak, partilerin düşünme biçimlerini değiştirmeyi gerektiriyor. Kamuoyu araştırmalarının bile sınırlı olarak kullanıldığı, sadece eylemlerin ne kadar onaylandığını ölçen sahte-seçimler olarak görüldüğü bir ortamda; diğerinin duygularını anlamak ve bunu öğretebilmek, sadece topluma değil; bir siyasi hareketin kendisine bakış açısını da değiştirmeye ihtiyaç duyuyor.

Kutuplaşmanın hızla arttığı, toplumun neredeyse iki eşit parçaya bölündüğü ve her konunun basitçe bir referandumdan öteye geçemediği bir dönemde, önce kendi duygularını anlamak, sonra da diğerine yönelik bir empati kurabilmek çaba harcamak; çok fazla getirisi varmış gibi gözükmeyebilir. Çünkü böyle bir sıfır toplam yarışta, kendi seçmeniniz arkanızda durduğu sürece seçim kazanırsınız, en azında mikro iktidarlarınızı koruyabilirsiniz. Ama bu tür bir siyaset sürdürülebilir mi, böyle bir şekilde yönetilen bir toplum bir arada var olabilir mi? İşte bu noktada verilecek yanıt ve harcanacak çaba, kısa vadeli kazançlardan çok, uzun vadeli ve diğergamtercihlere bağlı oluyor, kısaca hepimizin çocuklarımızın nasıl bir dünyada yaşaması gerektiği inancımıza yaslanıyor.

Prof. Dr. Emre Erdoğan, İstanbul Bilgi Üniversitesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir