Montrö Sözleşmesi: Bir Bölgesel Denge ve Barış Meselesi

20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmeyle ilgili olarak bugün yaşananları daha iyi anlayabilmemizi sağlayacak 2 önemli nokta vardır: Birincisi süre konusudur.

20 yıl olarak belirlenen sözleşmenin süresi 20 Temmuz 1956’da bitmişti. Sonrasında ise sözleşme Türkiye’nin tutumunu kollayan imzacı devletlerin müdahalesine açık hale gelmişti.  İkinci nokta, ‘Savaş Gemilerinin Tâbi Olacağı Yaptırımlar ve Geçiş Rejimi’ başlığı altında, “Karadeniz’de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemileri bu denizde 21 günden çok kalamayacaklardır” şartıdır.  Sözleşmedeki diğer ayrıntılara da girmek mümkündür.  Ancak son yıllardan bugüne gelen zaman dilimi içinde konuya ilişkin gözlemlenen gelişmelerin anlaşılması için bu 2 nokta yeterince aydınlatıcı olacaktır.

Temel sorun, siyasi iktidarın genelde “kutuplaşarak mesafe alma” üzerine kurduğu siyaset anlaşıyının bir parçası olarak sıkıştığında hızla pozisyon değiştirmeye dayalı, diplomasinin evrensel çerçevelerini zorlayan dış politika anlayışından kaynaklanmaktadır.  Uluslararası strateji sıklıkla bir satranç oyununa benzetilir.  Ancak mevcut siyasi iktidar bu çok-taraflı oyunu, kendi tek yanlı taktiksel yöntemleri ile yürütmeye çalıştıkça, çoğu zaman kendi bile öngörmediği karmaşık sonuçlarla karşılaşılmakta, durum içinden çıkılmaz noktalara yaklaşabilmektedir.   Daha açık bir deyimle satranç tahtasındaki hamlelerin zar atılarak kararlaştırıldığı izlenimini yaratan davranış biçimlerinin “kazanan” sonuçlara giden yöntem olmadığı gerçeğinin giderek daha belirginleştiği görülmektedir. 

Tekrar satranç tahtasına dönersek, bir yanda ileri düzeydeki yakınlaşmalara dayalı olarak Rusya, diğer yanda vazgeçilmezlere dayalı olarak A.B.D. ve AB nezdinde sürdürülen hassas yürüyüşün kalıcı ve istikrarlı denge noktalarına dayanmadığı açıklık kazanmıştır.  Bu yürüyüş, A.B.D.’de gerçekleşen yönetim değişikliği sonucu, tempo olarak da, sürdürülebilirlik olarak da olumsuz etkilenmiştir.  Buradaki en önemli neden yeni yönetimin Türkiye ile ilişkilerinin çok ötesinde ve bu ilişkilerin boyutlarını çok aşan bambaşka ilgi alanlarını önceliklemiş olmasıdır.   ABD stratejilerinin temelinde Rusya’yı çevrelemek vardır. Bunun en önemli unsuru ise Rusya’nın güneyden kuşatılması yani Karadeniz’de sıkıştırılmasıdır.  İşte bu noktada Boğazlar nedeniyle Montrö Sözleşmesi her zaman olduğu gibi büyük önem kazanmaktadır. 


Karadeniz’de kıyısı olan Romanya ve Bulgaristan bu amaçla 2004’de NATO üyeliğine alınmıştır.  Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliği de 2014 yılından beri bu amaca yönelik olarak gündemde tutulmaktadır.  ABD’nin hedefi bu ülkelerin katılımıyla NATO’nun Karadeniz’de sürekli bir deniz harekat kapasitesi oluşturulması ve müdahale kabiliyeti kazanılmasıdır. 

Montrö Sözleşmesi ortadan kaldırılırsa, Bulgaristan, Romanya ve gelecekte Ukrayna ile Gürcistan limanlarında, NATO şemsiyesi altında ABD’nin savaş gemilerinin hiçbir süre sınırlaması olmaksızın konuşlandırılmaları mümkün olacaktır.  ABD’nin Boğazların yakınında, Yunanistan’ın Türkiye sınırında hava üsleri kurması da, Karadeniz’de hedeflenen NATO deniz varlığına destek kapsamında değerlendirilmelidir.

Burada konuyu Türkiye’ye bağlayarak, biraz geriye dönelim, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 19 Ocak 2021’de, S-400 füze savunma sistemini gündeme getirerek, Türkiye için “Sözde stratejik ortak” tanımlamasını yapmıştır.  Blinken, 23 Mart 2021’de de, Brüksel’de NATO toplantısında önce “Türkiye’nin NATO’ya olan bağlılığının sürmesi herkesin çıkarına” ifadesini kullanarak üstü kapalı uyarıda bulunmuştu.  Ardından da “Türkiye değer verdiğimiz bir müttefikimiz” diyerek, çok bilinen “havuç ve sopa” tavrına uygun davranış sergilemiştir.  Ancak unutulmasın ki, bu toplantılarda gerçekleşen Blinken-Çavuşoğlu görüşmesinden sonra görüşmenin içeriğine ilişkin bir açıklama yapılmamıştır.  Bakan Çavuşoğlu, görüşmelere dair “Görüşmeler olumlu geçti” demekle yetinmiş; NATO üyesi ülkelerin Dışişleri bakanları ve Genel Sekreter Stoltenberg’in toplantılarda Montrö Sözleşmesi’ni de ele aldıklarından bahis açılmamıştır.  Ama Romanya ve Macaristan Dışişleri Bakanları twitter mesajlarında “müttefikler Boğazlar meselesini çözmeye niyetli” türünden ifadeler kullanınca, toplantılarda kaçınılmaz olarak Montrö Sözleşme’nin de gündeme geldiği anlaşılmış ve işler karışmıştır.  Ortaya çıkan “kriz,” Stoltenberg’in acilen devreye girmesi ve söz konusu mesajların hemen silinmeleri ile söndürülmeye çalışılmıştır. 

Konuya daha da geniş bir açıdan bakılırsa, Montrö Sözleşmesi imzalanırken taraf olmayan ABD, bugün gelinen noktada gereken tüm imkan ve politika araçlarını kullanarak, tarafları ve özellikle Türkiye’yi sözleşmeyi sonlandırmaya razı etmenin peşindedir.  Bu durumu, Biden’in, 16 Mart 2021’de, “Putin katildir” demesinden hemen önce konunun Türkiye’de siyasal iktidarın farklı ortamlardaki sözcüleri tarafından gündeme getirilmeye başlamasından anlıyoruz.  Ama sürece bakıldığında ortada bir Rusya gerçeği duruyor ve ilişkilerde gelinen noktadan sonra Montrö konusunda Rusya’nın dikkate alınmamasının ne gibi maliyetler yaratabileceği Türkiye tarafında yakından değerlendirilmektedir.  Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, 31 Mart 2021’de, “Türkiye ile ilişkilere değer veriyoruz. Türkiye ile sorunlar yaşıyoruz, ama her zaman çözümler bulabiliyoruz” diyerek, ABD’nin planlarından haberdar oldukları mesajı vermesi de bu kapsamda önemli olup, dikkatle okunmalıdır.

Burada konuya ışık tutacak birkaç gelişmeyi daha not etmek yararlı olacaktır.  Örneğin, Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu’ya sunulan ve biri general, biri Putin’in danışmanı 3 Rus stratejistin imzasını taşıyan 23 Ocak 2021 tarihli rapora bakıldığında, Karadeniz’deki Rus donanmasının güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekilerek, “ABD ve NATO’nun, Boğazların statüsünün değiştirilmesine yönelik hesaplar içinde olduğuna” vurgu yapılmaktadır.  Raporda Türkiye’ye bu konuda direnmesi gerektiğinin hatırlatılması istenmekte, ABD’nin, Ukrayna’yı cesaretlendirerek, Rusya’yı meşgul etmeye hazırlandığına vurgu yapılmakadır.  Aslı Rus Dış İstihbaratı SVR tarafından hazırlanmış ve önce Devlet Başkanı Putin ile Dışişleri Bakanı Lavrov’a da sunulmuş bu raporun içeriğindeki, “Boğazlardaki statü değişikliğinin kaybedeni öncelikle Türkiye olur” sözleri ders niteliğindedir.  Le Monde Diplomatique’in, özetlemeye çalıştığım bu raporun ayrıntılarını 25 Mart’ta yayınlamaktan vazgeçmesi de ilginç bir gelişmedir.

Bu konuda Amerikan tarafında da kapsamlı bir çalışma olduğunu biliyoruz. Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, 19 Mart 2021’de, Alaska’da Çin heyetiyle yapılan ve çok sert geçen görüşme öncesinde Dışişleri Bakanı Blinken’e, 12 sayfalık bir rapor sunmuştu.  Söz konusu rapor, Askeri İstihbarat, Ulusal Güvenlik Ajansı NSA ve Strateji kuruluşu RAND Corporation tarafından ortaklaşa hazırlanmış bir çalışmaydı.  Raporun Rusya bölümünde, “Rusları Karadeniz’de karşılamak” ifadesi kullanıldıktan sonra Su Yolları’ndaki (Türk Boğazları) mevcut resmi durumun, ABD ve NATO için askeri ve diplomatik sorunlara yol açtığına işaret edilmekte, Türkiye’nin bir tavır değişikliğine gitmesi gerektiği belirtilmekte ve statükoda ısrar edilmesinin tarafların çıkarına uymadığı vurgulanmaktadır. 

Anlaşılan o ki, mevcut siyasi iktidar, farklı yönlerden gelen ve zaman zaman baskı seviyesine ulaşan bu talepler karşısında, uzun yıllardır sergilediği hareket esnekliklerine dayalı  manevra alanını kaybetmektedir.  Oluşan durumun; ABD, NATO ve AB’nin, Montrö Sözleşmesinin iptal edilmesi isteğini hem kendi politikasıymış hem de buna karşıymış gibi göstererek idare edilmeye çalışıldığı, içinden çıkılmasının yollarının arandığı ortadadır.  Ancak bu amaçla sadece algı yönetimine dayalı olarak ve yeni mağduriyetler yaratmaya yönelik yaklaşımların beklenen sonuçları sağlaması yeterli olmayacaktır.  Konunun özüne inilmesi, kamuoyundaki tartışmaların şekilde değil özde dikkate alınarak ulusal çıkarlarımız ve dışa karşı ülkemizin bağımsız bir devlet olarak siyasal yaşam alanının korunup sakınılmasına yönelik bir anlayışın hakim kılınması esas olmalıdır.  Konu egemenlik ve uluslararası saygınlık noktasına geldiğinde, doğaldır ki siyaset kurumuna ve siyasetçilere büyük görevler düşmektedir; ancak daha da önemlisi bir o kadar da bütün ilgili sivil toplum oluşumları ve yurttaşların konuya sahip çıkmalarıdır.  Bu sahip çıkış, 21. Yüzyıl’ın çağdaş, evrensel normları ışığında topyekün bir ülkenin demokratik savunma içgörülerinin en etkili ve anlamlı tezahürü olacaktır, böyle de değerlendirilmesi gerekir.  

Gürbüz Evren, Gazeteci-Yazar     

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir