Konumuz Sosyal “Mafya” Vadisi’nde Çıkış…

Türkiye’nin belirli bir zamandır içine doğru sürüklendiği bir politik-psikoloji düzlemi var.

Bu düzlemin temelinde yer alan ögeleri tespit etmek adına COVID-19’un herkesi kendisini daha çok ifade etmek üzere tetiklediği ortam faydalı oldu. Artık pek çoğumuzun YouTube kanalı var veya canlı yayın konukları aldığımız kişisel mecralarımız, yayınlarımız oluştu bile. Bu sayede herkes daha çok konuşuyor, herkesin ne düşündüğünü yoğun bir şekilde tatbik edebiliyoruz.

Birbirine Benzemeyenlerin Âlemi

2002’den bugüne gelirken birazdan tanımlayacağım düzenin birden kopuş yaşayarak oluştuğunu elbette iddia edecek durumda değilim. ‘90ların karanlığından kimler sorumluysa bugün yaşanan mutantlaşmış türev versiyonunun da hazırlayıcısı olduklarını söylemek gerekiyor.

Bundan 2 hafta öncesine kadar Türkiye’de sosyal medyanın en önemli meselelerinden biri mafya /çete liderlerinin birbirlerine karşı başlattıkları açıklama savaşları idi. Bu açıklamaları biraz incelediğinizde her bir tarafın aslında ülkenin ali menfaatlerinden yana oldukları ve hatta her birisinin Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı ile ortak çalışmalar yürüttüklerini idia ettikleri görülüyordu. Af yYsasının neredeyse tek bir kişi etrafında şekillendiğine dair algının yüksek olduğu dönemde yine sosyal medyada büyük bir “beklenen vakit geldi” söylemi oluşmuştu.

Bu söylem, ağırlık olarak 1990’lı yıllarda da çetelerin, mafyaların büyük bedeller ödeyerek, memleket sevdası ile büyük kahramanlıklar yaptıklarına dair anlatılar üzerinden yürütülmekteydi. Terör örgütlerine karşı yurt içinde ve yurt dışında büyük operasyonlar yürüten yapılar bir yandan da onlara bu görevleri yükleyenler tarafından akla hayale gelmedik ihanetlerle mağdur ediliyorlardı. Bu anlatı hem epik hem romantik detaylara sahipti. Öte yandan öteki mahallede yer alan hain meşrep siyasetçi, bürokrat, öğrenci veya akademisyen kim varsa hepsine birden büyük ahlaki dersleri veriyordu bu karanlık kahramanlar.  Bugün yaşananların farkı ise şuydu: Son af yasasına kadar belirli isimler etrafında yoğunlaşan bu hikâyelerdeki “isimli ama tevazu tazyiki ile isimsizleşen kahramanlar”, eninde sonunda siyasetçilerin vatan hainlerine karşı verdiği büyük savaşın mütevazı bir neferi olmaktan başka bir rol talep etmemekteydi.

Yine 1990’lardan farklı olarak bu sefer sadece Kürtler ve solun bir kesimi değil muhalif olan herkesin mafya yöntemlerine dayanan açıklamalar ile hedef tahtasına oturtuluyor olmasıydı.  Gerçekten de çok uzak olmayan bir geçmişte, özellikle KHK’lı Akademisyenler ile başlayan sonrasında dalga dalga büyüyen bir şekilde toplumun yarısının büyük mafya mitingleri dâhil hemen her platformda “kan banyosu” ile tehdit edildikleri günleri yaşamıştık. Elbette bu durumun bu kadar normalleştirilmesi ile siyasetin ve hatta devlet aygıtının ana gövdesinin koruyucu ve taşıyıcı unsuru olduğu iddia edilerek gerçekleştirilen bu tehditlerin sonucunda, siyasal iktidardan da beslenen yarı bürokratik kimlikleri ile yeni figürlerin ortaya çıkmaya başlamaları beklenirdi, ki bunun fazla gecikmediği görüldü.

Atanmamış Devlet Görevlileri

Bu figür dediğimiz insanlar gerçekten de çok esaslı bağlantılara sahip olup hemen her siyasi kesim ile ortak proje yürütebiliyor, jet sosyetenin yerini alırcasına sürdükleri gündelik yaşamlarını,  aynı zamanda Türk – İslam kavgasının en caydırıcı ögeleri saydıkları simgeler ile donatıyorlardı.  Yani bir yandan pek çok devlet organizasyonunun tam ortasında yer alan bu yeni sınıf, “AKP Çocukları,” yukarıda bahsedilen ortamın ilhamı içerisinde bugün de giderek artan bir yoğunlukta ağır silahlarla büyük kahramanlık anlatılarına yaslanan sosyal medya görünürlükleri yaratmaya başladılar. Hemen hepsi aynı dönemde AKP’nin sınır ötesi operasyonları için büyük bir iştahla destek kampanyalarına destek olurken, bir süredir yine AKP destekli kültür kampanyasının içerisinde yer alan medya ögelerini (diziler, dizi jenerik müzikleri, sosyal medya temaları) kullanarak devletin silahlı kuvvetlerinin aslında “AKP Çocukları” tarafından temsil edildikleri psikolojik bir ortam oluşturuldu. Oysa ki düşününce, bu “gençlerin” gece Boğaz sularındaki yatlarında verdikleri davetlerden, zaman bulup sabahın köründe giriştikleri sınır ötesi operasyonlara giderken ne kadar özverili olduklarının hakkını vermek adil olurdu.  Sınır ötesi operasyonlarda her gün değişen büyük ittifaklarımız, büyük dış politika aklımızın sonucunda güvenlik güçlerinin verdiği kayıplar bir türlü yatlarda, özel yapım otomobillerde verilen pozlara yansımıyor ama yine de “AKP Çocukları” başkalarının bedenleri üzerinden intikam yeminleri etmeye devam ediyordu.  Hepimizin bildiği ama somutlaştırıp bir araya getirmekte zorlandığı bir olguyu bizlere sunan Twitter’daki “AKP Çocukları” hesabının da ortaya koyduğu şekilde aslında bu çocuklar devletin asıl sahipleri gibi davranıyor, kazanç ve fayda sağlıyor ama aynı zamanda devlet aygıtı olmanın hiçbir sorumluluğunu da taşımak zorunda kalmıyorlardı.

Gerçekten Bakmamız Gereken Yer

Pandemi süresince muhalif belediyelerin işledikleri “günahları” tespit etmekten bir türlü kafamızı kaldırıp böylesine hassas bir dönemde devletin nasıl yurttaşa el uzatamayacak hale geldiğini sorgulayamadık. Hemen düzenlenen yardım kampanyası ile büyük ekonomik kalkınma hamlemiz evvel Allah devam ettirildi.  Ve bir akşam bir video düştü yine sosyal medyaya.  İki çocuklu bir aile, sanıyorum iftar vakti sonrasında, Bakırköy’de, “artık yemek alırım…” diye bağıran bir annenin öncülüğünde sokaklardaydı.  “Ekonomik İstikrar Kalkanı” kimlere uğruyordu, kimler için gerekeni yapıyordu hala bilemiyoruz. Belki de hiç bilemeyeceğiz. Buna dair sorgulamalarımızın da sonucunun tutuklama ile bitip bitmeyeceğinden de emin değiliz.

Bugün ise her şeyden biraz haberi olan ama şartların hiçbir zaman adil olarak kendilerine uğramadığı genç bir kitle var. Bu genç kitlenin sahip oldukları öfkenin temelinde ya yaşamlarında sahip oldukları öz veya potansiyeli gerçekleştirmeleri için hak ettikleri kaynakların kendilerinden esirgenmesi veya büyük zorluklarla elde ettikleri özelliklerinin karşılığını bir türlü alamıyor olmaları yatıyor.  Çünkü kendi paylarına düşen bütün bu kaynaklar başka gençlerin büyük bir lüks içerisinde “düşmanlar” ile savaşması için çoktan servet aktarımına dönüştü.  Özetle büyük kitlelerin en temel hakları, birilerinin gerçekte itiraz edemedikleri konfor sağlayıcılarının yanlışlarını görmekten kaçmak için uyuşturucu niyetine saplandıkları dinci – milliyetçi bir simülasyona feda edildi.

Son olarak, Babacan tartışmasında muhalif bazı gruplar, daha kuşkulu ve mesafeli duran, verilmesi gereken özeleştiriyi ön plana çıkartan, unutturtmayan herkesi pek öfkeli şekilde mimlediler.  Buradan çıkacak sonuç şudur: Öncelikle görülmektedir ki, mafya-tipi örgütlü grupların, birbirlerini ve toplumsal muhalefeti “devlet”in üstün çıkarlarını korumak adına tehdit ettiği bir dönemden geçilmektedir.  Bu süreçte bırakın COVID ile ortaya çıkan krizin savuşturulması, sosyal ve ekonomik alanlarda iki ayrı kanaldan yoğunlaşan krizi körükleyen, besleyen bir düzen ile yüzleşilmesi bile zorlaşmaktadır. 

Ancak daha da vahim olmak üzere, bu baskılanan toplumsal ortamda, bu düzeninin yaratıcılarıyla hesaplaşarak anlamlı bir çıkış yolu oluşturulması her koldan engellenmeye çalışılmaktadır.  Bu olgunun yaşamın doğal tarihsel akışına karşı bir arayış olduğunun iyi anlaşılması ve buna göre bir sosyo-politik bir duruş oluşturulması çok önemlidir.

Anıl Kemal Aktaş – TilburgUniversity Global Law

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir