İslamcı Tahkimata Karşı “Kurt kapanı”

Ne yapmalı sorusuna verilecek cevabın bedelini en yoğun yaşayanlar askerler olsa gerek; bu soruya en akılcı cevaplar da askeri terminolojiden çıkar.

Zaten taktik ve strateji kavramları da bu terminolojiye ait. Bu nedenle, strateji metodunun ustaları ya doğrudan askerdir ya da eserlerini askeri terminolojiden faydalanarak vermişlerdir.

İktidar mücadelesinin olduğu her alanda strateji ve taktikten bahsetmek mümkün. Bu durum pek tabii aktüel siyaset için de geçerli. Ayasofya’nın camii yapılmasına vereceğiniz tepkiden tutun da, açıklanan enflasyon verilerine ne yorum yaptığınıza kadar her şey sizin stratejinize ilişkin ipuçları verir.

Peki stratejilerinizin sonunda varmak istediğiniz hedef nedir? Bu sorunun cevabı eğer “İktidar olmak” ise “Ne yapmalı” sorusuna vereceğiniz tepki farklı, “iktidarı değiştirmek” ise “Ne yapmalı” sorusuna vereceğiniz tepki farklı olacaktır.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu partinin son kurultayında stratejik hedefin altını kalınca çizdi; “Dostlarımızla beraber iktidar olacağız”… Bu stratejik hedef, perde arkasında bir stratejik geri çekilmeyi de barındırıyor; “Tek başımıza iktidar olmayacağız”…

O halde taarruz planında da, müdafaa planında da cephe hattınızda sizin özgücünüzden olmayan kuvvetler yer alacaktır. Burada ise soru şudur; siz mi ittifak kuvvetlerinin mevzisine geri çekileceksiniz, yoksa ittifak kuvvetleri mi sizin mevzinizi savunmak için yanınıza gelecekler? Veya başka bir ifadeyle cephe hattınızı onların mevzisine mi yoksa sizin mevzinize mi kuracaksınız? Beraberinde ikinci bir soru; konuşlanacağınız mevzi bir savunma hattı mı olacak, yoksa bir taarruz hazırlığı mı?

Bu sorulara CHP’yi gözlemleyerek cevap verelim. Öncelikle ittifak kuvvetleri Kılıçdaroğlu muhalefetinin yanına gelmemekte, Kılıçdaroğlu muhalefeti, ittifak kuvvetlerinin mevzisine geri çekilmektedir. Bu süreçte ise CHP daha önce konuşlandığı mevziyi terk etmektedir. Terk edilen bu mevzii -açıkça adını koymakta fayda var- Laik Türkiye’dir. CHP’nin siyasal İslamcılığın son 40 yıllık iktidar koşusunda özdeşleştiği kimlik veya terk etmediği tek mevzi de zaten laikliktir. Siyasal İslamcılar ise giderek artan şiddette taarruzunu CHP’nin boşalttığı bu mevziye yapıyor.

Bu tabloya bakarak Kemal Bey’i ihanetle suçlamak duygusal bir yorum olur. Geri çekilme manevrası genellikle beraberinde bir zorunluluğu da getirir. Zamanında geri çekilmediğiniz takdirde cephe hattınız yarılabilir veya kuşatılabilirsiniz. O halde kumandanın gözünden muharebe meydanına bir bakalım: Memleketin yüzde 65’i kendisini siyasal yelpazenin sağında tanımlıyor. Biz ise kendisini solda tanımlayan yüzde 35’lik blokun bir parçasıyız. O halde bu muharebenin kazananı oyların yüzde 50+1’ine sahip olmalıysa eğer bu tek başına biz olamayız. İktidar güçleri sağ blokun büyük çoğunluğunun rızasını alarak oyların yüzde 51’ini elinde tutuyor. Ancak İstanbul seçimlerinde de gördük ki, bu yüzde 51, en azından 3-4 puan eriyebilecek nitelikte. Bu ise siyasal yelpazenin sağında duranların özellikle kendisini muhafazakar olarak tanımlayanların rızasına bağlı. Çünkü yine Ekmeleddin İhsanoğlu örneğinden de gördük ki, solda duranlar zaten her koşulda bizim özgücümüzün bir parçası olduğu için “tıpış tıpış” gidip sağcı bir adaya oy veriyorlar. (CHP ve MHP’nin beraber desteklediği Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aldığı oy %38’di, MHP oyları düşülürse CHP tabanının yekpare biçimde İhsanoğlu’na oy verdiği ortaya çıkıyor) O halde yapılacak şey bellidir; seçimi öyle ya da böyle sağcı bir aday kazanacaktır, zaten sağ sol kavramları da eskide kaldığına göre mücadele demokrasi mücadelesi olarak kodlanmalı, partinin ideolojik köşeleri törpülenmeli, faşizme karşı demokrasi cephesi kurulmalıdır. Bunun için parti tabanının sinir uçları biraz uyuşturularak, mevzi sağda duran dostların yanına taşınmalıdır.

Kumandanın, muharebe meydanına baktığında gördükleri özetle bunlar. Ayrıca bu bakış açısı hiç de duygusal veya akıldışı değil. Tek bir varsayımla, ya CHP lideri kendisinin ve siyasal İslamcıların gücünü doğru tahlil ettiyse… Ya da kendisi daha güçlü, siyasal İslamcılar ise göründüğünden daha güçsüzse, o zaman bu geri çekilme manevrası akılcı olur muydu?

O halde muharebe meydanına bir başka gözle bakalım: memleketin yüzde 70’inin geçimi için sattığı şey sadece emek. Üretimin içinde olan 25 milyon yurttaşın 17 milyonu kamuda veya özelde çalışıyor ve ücret geliri elde ediyor. Geri kalan tüccar, serbest meslek erbabı, geçimlik toprak sahibi veya işveren. Bu yüzde 70’lik oran Cumhuriyet tarihinin gördüğü en yüksek orandır. Sadece 30 yıl önce toplam istihdam içinde ücretli çalışanların oranı sadece yüzde 35’ti. 1990’dan bu yana köyde yaşayan 25 milyon insan kente göçe zorlandı. Bu insanların büyük çoğunluğunun köydeki üretim biçimi küçük çiftçilikti. Yine 1990 yılı için istihdamın içindeki her 3 kişiden 1’i “ücretsiz aile işçisiydi”. Yani geçimlik toprak sahipliği içinde aile reisine yardım ederek üretime katılan milyonlarca kadın… Bugün ücretsiz aile işçilerinin istihdamdaki oranı 10’da 1’dir. Kente göçle beraber milyonlarca insan işçileşti, ücretli çalışan haline geldi ve bir patronun nam ve hesabına çalışmaya başladı.

Üretim araçlarıyla kurduğu ilişkisi değişen bu insanlar kentin çektiği sebeplerden çok, köyün ittiği sebeplerle göç ettiler. Bu durum onları kente uyum sağlama çabasından çok var olanı koruyan muhafazakar bir tavra sürükledi. Kente itilmiş milyonlarca aile, köydeki yaşam biçimlerini gerek akrabalık ilişkilerinin, gerek hemşehrilik ilişkilerinin gerekse aile reisinin baskısıyla savunmaya çalıştı. Siyasal İslamcılık ise kente göç ederek işçileştirilen milyonlarca ailenin en temel korkularını manipüle edebildi. Kızlarınızın mini etekle dolaşmasını mı istiyorsunuz, doktorun sizi azarlamasından bıkmadınız mı, monşerlerin diplomasisine aldanacağız… Bu söylemlerle kentliye, doktora, avukata, mühendise hatta kentteki geleneksel işçiye kısaca bugün CHP tabanını oluşturan tüm toplum kesimlerine karşı köyden göçe zorlanan milyonlar kışkırtıldı. Siyasal İslamcılar’ın marifeti çatışmayı son derece başarılı biçimde politikleştirmeleri oldu. 70’li yılların Karaoğlanlı CHP’si 90’lı yıllarda sosyete partisi haline getirildi ve tarihin gördüğü en sermaye dostu hareket AKP kente göçe zorlanan milyonların partisi olmuştu. Kimi kentte kurumsallaşan tarikat-cemaat ağlarıyla militanlaştı, kimi hemşehrilik ilişkileriyle hayatta kalmaya çalıştı, kimi akrabalık ilişkilerine yaslandı ancak günün sonunda önemli bir kısmı AKP’ye oy verdi.

Burada durup, “Kılıçdaroğlu Modeli”nin stratejik hatasını tespit edelim:

Kılıçdaroğlu AKP tabanının kendisini sağda tanımladığını düşünüyor. Bu yanlış değil. Ancak sağda tanımlanma sebepsiz değil.  Daha geriye gidildiğinde maddi hayatın Türkiye halkına muhafazakarlığı dayattığı anlaşılacaktır. Temel çatışma, sosyal sınıflar arasındadır.  Siyasal İslamcılar ise çatışmanın dinamiklerini muhafazakarlar ve laikler olarak kodlamış ve milyonları buna ikna etmiştir. Mesele bundan ibarettir, bu suni çatışma kente göçe zorlanarak işçileştirilen milyonların islamcılaşması için kullanılan manipülasyondur. Bu paradigmadan kurtulunmadığı müddetçe CHP’nin geri çekilme manevrası sonsuza dek sürer.

O halde muharebe meydanına yeni bir değerlendirme getirdiğimize göre “Ne yapmalı” sorusuna yanıt arayabiliriz…

Yarısından fazlası AKP’ye oy veren ve ücret geliriyle yaşamını idare eden yüzde 70’lik çoğunluğun siyasal tercihleri doğrudan maddi hayatın dayatmalarıyla şekilleniyor. Hele ki Covid-19 pandemisinin özellikle bu kesimde yarattığı endişeleri saymanın anlamı yok. Ancak şunu anlamak elzem; neoliberal Türkiye’nin maddi hayatını değiştirmeyi hedefleyen bir politik hat takip edilmediği sürece, memleketteki sosyal sınıfların bu konumlanışı her zaman siyasal İslamcıları iktidara taşıyacaktır. Ya AKP biçiminde, ya da CHP’nin dostları biçiminde… Öyleyse Siyasal İslamcılık Türkiye’nin değil ama “neoliberal Türkiye’nin” kaderidir!

Demek ki Siyasal İslamcılığa saldırının maddi hayattaki dayanağı neoliberalizme saldırıdır. O halde CHP’nin başka bir savunma hattı için bulunduğu mevziyi terk etmesi gereksizdir. Hatta o kadar ki, AKP hattındaki zayıflık bir taarruz fırsatı da doğurmaktadır.  Yüzde 70’lik çoğunluğun rızasını alacak, öfkesini soğuracak ve yönlendirecek rasyonel bir proje ve bu projenin geniş kesimlere anlatılacağı bir siyasal üslup, CHP’yi siyasal yelpazenin yönlendiricisi konumuna sokacaktır. Peki ücretli geniş kesimlerin razı olacağı politik proje nedir?

Yukarıda tartıştığımız üzere, muhafazakarlar ve laiklerden oluşan çatışma alanı Kılıçdaroğlu’nun da kabul ettiği üzere AKP’nin daha güçlü olduğu cephedir ki bu yüzden Kılıçdaroğlu dostlardan yardım istemektedir. Kılıçdaroğlu bu cephede yeni bir taktik manevraya girişiyor. Bunun yanlış olduğu ortada… AKP’nin kuvvetli olduğu aynı cephede yeni bir taktik manevra değil, AKP’nin zayıf olduğu yeni bir cephe açılmalıdır.

Bir siyasal İslamcı proje olarak AKP, kapitalist üretim ilişkileri içinde hegemonya tesis edebilmek için kendi siyasal söylemini ve hayalini paylaşan bir sermaye fraksiyonuna ihtiyaç duydu. Bu sermaye fraksiyonunun palazlanması için TOKİ eliyle bütçe dışı kaynaklar, kamu özel işbirliği eliyle bütçe kaynakları kullanıldı. Bu haliyle yer yer beşli çete denilen, yer yer tarikat sermayesi ya da yeşil sermaye denilen bu fraksiyon ile AKP kurmayları arasında bir “suç ortaklığı” tesis edildi. O halde tıpkı Selin Sayek Böke’nin “kamulaştıracağız” çıkışı gibi taarruzlar ardı arkası kesilmeden ve topyekun yapılırsa Türkiye’nin siyasal yelpazesinde yeni bir cephe açılmış olacaktır.

Böke’nin çıkışı doğru, ancak yetersizdir. Taarruzun yapıldığı noktanın AKP mevzisinin en zayıf olduğu yer olduğu ortada. Stratejik metot, en zayıf tahkimatın olduğu yere taarruz güçlerinin en güçlü yığınağı yapmasını söyler. “Kamulaştıracağız” ancak bizim hayatımızda ne değişecek?

İsterim ki, kamu işletmeleri elde ettikleri fazla parayla bu memleketin deniz kenarlarında tesisler yapsın, biz de yılda 15 gün gönlümüzce tatil yapalım. Türkiye’de en az 15 milyon insan aileleriyle beraber bir tatile bile çıkamıyor. Kent eşrafı yazın sonunda bronzlaşıp dönüyor, bu memleketin garibanı da güneşlense fena mı olur? Zonguldak TTK’nin yıllar önce yaptığı buydu. Bugün hangi maden işçisi yazın ailesini tatile götürebilir? Tatile gidip gelen doktora, öğretmene, mühendise yani CHP’liye bilenmez mi?

Avrupa Yakası’nın elektriğini Cengiz ve Limak dağıtıyor, Anadolu Yakası’nı Sabancı. Keşke elektrik dağıtım şirketleri kamuda toplansa! Bebek’teki elektrik fiyatıyla, Çekmeköy’deki elektrik fiyatı bir olur mu? Bebek’ten fazla fatura alıp bununla Çekmeköy’ün elektriği sübvanse edilemez mi? Bir kamu işletmesi olan TEK’in ise yıllar önce yaptığı yine budur. Bırakalım Bebek’teki CHP’li Abdullah Gül’den korkmak yerine elektriğine gelecek yüzde 35-40 zamdan korksun. O yine CHP’ye oy verir, peki ya Çekmeköylü AKP’ye oy vermekte aynı şekilde kararlı olur mu?

Memleketin sanayi işçisi Organize Sanayi Bölgeleri’ndeki 50-100 kişilik imalathanelerde kimi zaman kayıt dışı, kimi zaman güvensiz çalışıyor, günde 3 işçi ölüyor. Kapıda bekleyen Suriyeli’den de işimi elimden alacak diye nefret ediyor. Bu kişi haksız mı? 1500-2000 çalışanlı bir modern fabrika açmak kamu için çerez parası, ancak böyle bir fabrika Anadolu’da herhangi bir kentin çehresini değiştirir. Ayrıca sermaye sahipliği de devlette değil işçilerin kuracağı sendikada olsun. Çünkü sermaye sahipliği devletin olduğunda her hükümet işletmeye kendi personelini alıyor. Ancak sahiplik çalışanın olursa işletme gayet güzel idare edilebiliyor. CHP’nin yanı başındaki İş Bankası’nın sermaye modeli budur.

Böyle bir fabrika Doğu Anadolu’yu razı etmez mi? AKP’den başka bir partiye oy vermeyen Erzurum’un 2000 yılındaki nüfusu 2019’dakinden daha fazlaydı. Erzurumlu’ya bir beyaz eşya fabrikası açsak, bu fabrika kentte bir sineması, tiyatrosu, halk eğitim merkezi, kütüphanesi olan bir sosyal tesis kursa güzel olmaz mıydı? Devlet hayvancıya üretim yapsa da yapmasa da gelir desteğini veriyor. Bu bir IMF projesi. Halbuki bu fabrika kentin hayvancısına ziraat mühendisleri getirse, para verip kaçmasa, üretimi teşvik etse kötü mü olur? Karadeniz Ereğli’deki demir-çelik fabrikası yıllarca tam da bunu yaptı.

Ordu ve Giresun’un ürettiği fındığın yarısını Oltan Gıda ihraç ediyor, yüzde 65’ini Nutella’nın sahibi Ferrero satın alıyor. Sıkı durun, Oltan Gıda da Ferrero’nun. Ordu’ya bir çikolata fabrikası hoş olmaz mıydı? “Devletin İletişim Başkanlığı muhalefetle uğraşmayacak, memleketin çikolatasını Dünya’ya pazarlamaya çalışacak” dense bu Giresunlu’nun hoşuna gitmez mi? Cumhuriyetin Sagra projesi tam da böyle bir projeydi. Bırakalım iktidar medyası Sagra’nın neden tutmadığını tartışsın, bu bile yeni bir cephe değil mi?

83 milyonluk nüfusun 6 milyonu köylerde yaşıyor, 30 milyonu köyde doğmuş durumda. Köylerde internet çekmiyor, özel şirketler para getirmeyen köylere internet altyapısı kuracak değiller, bir kamu şirketi 6 milyon köylüye internet götürse 5,5 milyonu AKP’ye oy vermeye devam eder mi? Telefon altyapısını AKP döneminde özelleştirilen Türk Telekom kurmuştu. Şimdi neden hayal olsun?

Bırakalım bu cephede AKP savunma hattı oluşturmaya çalışsın. Bu taktik manevra AKP’nin cephe gerisine sızıyor, İslamcı tahkimatı arkadan kuşatıyor, siyaset minderinde “kurt kapanı”na geçiş misali. AKP mevcut neoliberal düzeni her savunduğunda “zengin partisi AKP” der geçersiniz. CHP değişimin partisi olur, AKP ise statükocu…

Ozan Gündoğdu

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir