Girişimcinin İtici Gücü: Bir Ekosistem Sorunsalı

Bir gün kendi işinin sahibi olmak vatandaşlarımızın önemli bir bölümünün hayalidir. 

Sahip olunacak işin vasfı, kapsamı, sektörü, boyutu ekseriyetle belli değildir ama çoğumuzun gönlünde bu aslan yatar.  Kadim medeniyetlerin kesişim noktasında bulunmamız ve her bir medeniyetin kültürel bağlamda bizi asırlardır etkiliyor olması; kendimize özgü bir sosyolojik kodumuzun oluşmasına yol açmıştır.  İnsanlarımız, gerekli fırsatları yakalayabildiklerinde, bu zengin genetik ve kültürel çeşitlilikten faydalanarak büyük başarılara imza atmaktadır. Akademi, iş, sanat ve spor alanlarında bireysel bazda küresel başarılar yakalayan sayısız insanımız vardır.  Bazı sektörlerde kurumsal bazda da benzeri başarılar yakalanabilmiştir.  Bütün bunlara bir de Akdenizlilik eklendiğinde;  girişimcilik ülkemizde sıkça karşılaşılan bir özellik olarak ortaya çıkmaktadır.

Lakin, ekonomik ortam, girişimcilere sunulabilen finansal enstrümanlar ve finansal piyasaların derinliği, sermayeye kolay ulaşım bağlamında ülkemiz bu girişimci ruhu yeteri kadar destekleyebilmekte midir acaba? Bilişim devriminin hızlanarak hayatımıza nüfuz ettiği bu çağda girişim denilince; bir şirket kurup, rekabetin genel itibariyle had safhada olduğu geleneksel sektörlerde sürüye katılmak mı gelmelidir aklımıza?  Nasıl oluyor da; henüz 10 ila 15 yıl önce kurulmuş dijital dünyanın şirketlerinin bazılarının değeri Türk borsasına kote tüm şirketlerimizin toplam değerinden daha yüksek olabilmektedir?  Veyahut Türk gençlerinin zeka kapasitesi dijitalleşme, yapay zeka veya bilişim çağının ar-ge çalışmaları için yetersiz mi kalmaktadır?

Dünyanın herhangi bir bölgesindeki herhangi bir topluluğun diğer topluluklardan daha zeki veya daha az zeki olması beklenemez.  Pek tabiidir ki bizim gençlerimizde de her işin altından kalkabilecek beyin gücü mevcuttur; fakat gerektiği gibi işlenmeyen beyin gücü, yeterli etkiyi sağlayamamaktadır.  Aslında girişimicilik de eninde sonunda gelip eğitim sisteminin kalitesine ve stratejik yönüne dayanır.  O sebepledir ki günümüz dünyasının en önde gelen girişimcileri Amerika’dan çıkmaktadır. Zira Amerika’da üniversite, ar-ge,  özel sektör ve finansal piyasalar arasında çok sıkı ve organik bağlar mevcuttur.  Üniversite veyahut başka bir enstitüde geliştirilen bir fikir bu bağlar sayesinde hemen özel sektörün dikkatini çekebilmektedir.

Bilgi ve buluş sahipleri ihtiyaç duydukları finansman olanaklarını çok çeşitli kaynaklardan; örneğin ülkede faaliyette bulunan çok sayıdaki girişim sermayesi fonlarından sağlayabilmektedirler.  Mucitler bu fonlardan yalnızca finansman sağlamamakta; aynı zamanda bu fonların yönetim becerileri, sahip oldukları iş ve ticaret ağları ve hatta siyasi ve uluslararası etki güçlerinden de faydalanmaktadırlar.  “Amerikan Rüyasının” gerçekleşebilmesinin en önemli etkenlerinden birisi de bu ekosistemdir.  Microsoft’tan Oracle’a, nano teknoloji şirketlerinden tıpta çığır açan yeni nesil sağlık firmalarına kadar hemen hemen tüm girişimler, emekleme dönemlerini bu ekosistem sayesinde atlatabilmektedirler.

Peki ülkemizde bu açıdan ne eksiktir?  Öncelikle; ar-ge çalışmaları yetersizdir. Türk üniversitelerinin yayınladığı kaliteli makale sayısı dünyada teknolojik gelişimde ön alan ülkelerdeki denk kurumlara oranla çok düşük seviyelerdedir.  Aynı zamanda Türk şirketlerinin ar-ge odağı, bütçesi ve elde ettikleri sonuçlar da olabildiğince kısıtlıdır.  O zaman aynı soruyu tekrarlayalım; Türk akademisyenlerinde veya kurumsal iş gücünde araştırma yapacak kapasite yok mudur?  Pek tabii ki vardır. Türkiye’de eksik olan devletin ar-ge’ye, ar-ge sonucu ortaya çıkacak ürün ve hizmetlere ve bunların ihtiyaçlarına piyasa koşullarına cevap verebilen ürünler haline gelebilmesi için gerekli ortamın yaratılmasına verdiği destek çok zayıftır.  Yanlış eğitim politikaları sonucu matematik yetileri çağdaş dünyadaki yaşıtlarına oranla zayıf olan bir nesle; sizden 1 milyon yazılımcı yaratacağız derseniz gülünç duruma düşersiniz.  Üniversiteleri nicelik olarak değil, nitelik olarak geliştirme zorunluluğumuz vardır.

Onun da öncesinde ilk, orta ve lise öğrenimimizi deneme tahtası olmaktan kurtarmaya, dijital çağın gereklerine göre yeniden tasarlamaya ihtiyacımız vardır.  İdari erkin ise bizden sonraki nesillere, devletin mali olanaklarını ve teşviklerini, betona, diyanet işlerine veya ne varlık amaçları çağdışı ve muğlak yapılanmalara dayalı cemaat, tarikat ve vakıflara değil, ar-ge faaliyetlerine yönlendirme borcu vardır.

Enaz ar-ge odağı kadar önemli ikinci bir eksiklik ise ülkemizin uluslararası yatırımcılar için cazip bir iş ortamı sunamamasıdır. Yerel ve uluslararası yatırımcılar girişimlere yatırım yaptıkları ilk anda dahi; bu yatırımdan ileride nasıl çıkacaklarını, yaratacakları değeri nasıl realize edeceklerini düşünürler.  Yatırımcının ilgisini çekmiş; finansman bulmuş, kendisini geliştirmiş firmalardaki yatırımcı payları genellikle belli bir zaman sonra el değiştirirler. Zira yatırımcı için bu girişim olgunlaşmış, olumlu sonuçlanmış, sıra yatırımın getirisini tahsil etmeye gelmiştir.  Bu el değiştirme derinlikli piyasalara sahip ülkelerde çoğunlukla halka açılma yoluyla gerçekleşir. Tabii ki, şirket satın alma ve birleşmeleri, yönetimin hisseleri satın alması vb. yöntemler de uygulanabilmektedir.  Fakat bu yöntemlerden daha değerli ve uygulanabilir olanı hisseleri halka açmaktır.  Ülkemizde bu konu oldukça zorlu süreçler sonrasında gerçekleştirilebilmektedir ve çoğu kurum da bu sürece girmeyi göze alamamaktadır.  Dolayısıyla ülkemiz yatırımcılar için yenilikçi ürün ve hizmetler ve teknoloji şirketlerine yatırım için cazip bir yatırım ortamı sunmamaktadır.  Girişimcinin önündeki en büyük engellerden birisi her zaman ilgili bürokratik süreçler olmuştur.  Girişimlerin bu çoğu zaman karmaşık ve uzun süreçlerin  boyunduruğundan kurtarılmasıyla, ilerme konusunda önemli mesafeler kaydedebilir, büyük bir sosyo-ekonomik enerjiyi açığa çıkartabiliriz.

Bugün ülkemizde kuruluş tarihleri 1800’lü yıllara rastgelen şirket sayısı bir elin parmakları kadardır.  Hatta artık 1900’lü yıllarda kurulmuş ve kendisini bugüne kadar  sürdürebilmiş olan şirketlere bile nadiren rastlamaktayız.  Bunun başlıca nedenlerinden biri de toplumumuzda müzakere kültürünün genele yayılamamış olmasıdır.  Devlet yönetiminin en üst mercilerinden, toplumun en küçük birimlerine kadar tartışma ortamı, muhatabını dinleyebilme ve daha ötesinde anlayabilme noksanlığı, mevzuların hallinde herkesin fayda göreceği çözümlere yönelebilme eksikliği hakimdir.  Böylesi bir kültürel ortamda da girişimlerin başarıları için elzem olan kalıcı ve etkin ortaklıklar kurulması zorlaşmaktadır.  Ekip çalışmasının gerekli olduğu kurumlarda, zamanın çoğu kayıkçı kavgaları ile heba edilmektedir. 

Uzun süre iş hayatında kalabilmiş girişimlerin çoğu aile şirketleridir.  Oysa ki, dünya bambaşka bir yöne doğru evrilmiş bulunmaktadır.  Artık şirketlere babadan çocuğa miras bırakılan mülkiyetler olarak bakılmamakta; şirket evlilikleri, hisse devirleri çok daha sıklıkla gerçekleşmektedir.  Dolayısıyla ülkemiz insanına müzakere kültürünü, ekip çalışması ruhunu, kazan-kazan felsefesini ivedilikle aşılamak gerekmektedir.  Biz de dünyaya bu topraklardan çıkan başarı hikayeleri sunmak istiyorsak, öncelikle eğitimi yapay gündemlerden kurtarmalıyız.  TÜBİTAK gibi kritik kuruluşları dünyanın bilim ve yaratıcılıkta geldiği noktalardan çok uzak düşen projelere destek veren platformlar olmaktan kurtarmalıyız.

Parlak gençlerimizi yurtdışına gidip orada eğitim görme ve iş hayatını orada devam ettirme içgüdüsünden kurtarmalıyız.  Girişimciliği müteahhit firma kurma saplantısından kurtarmalıyız.  Ekonomimizi düşük katma değer çarkından kurtarmalıyız.  Bilişim Devrimi yaşanırken bazı ulusların daha önceki devrimlerde yaşanandan çok daha hızlı bir şekilde ilerleme kaydedeceklerine, diğerlerini de çok daha hızlı şekilde dibe doğru gideceklerine şahit olacağız.  Üstte kalanlardan olmanın önündeki engeller dijital çağda çok daha kolay aşılacaktır.  Rönesans, Reform, Endüstri Devrimi, Aydınlanma Çağlarından geri düşen ülkemizin Bilişim trenini yakalama fırsatı hala kaçmış değildir.  Türkiye, bu hedefe yönelik ekosistemini doğru kurmak, kurgulamak ve yaşama geçirmek zorundadır. Ülkemizin genç, enerjik insan gücü kaynakları, Cumhuriyet Aydınlanmasının sosyo-kültürel ve akılcı birikimleri ile bunu gerçekleştirmeye muktedirdir.

O. Serkan İleri, İnşaat Mühendisi-Akademisyen

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir