Gelenekler Kafesinde Kafeslenenler:

Toplumlar tarih boyunca çeşitli zamanlarda, yavaş veya hızlı olarak evrim geçirirler ve değişimler her sosyal sınıf için eşit hızla veya imkanlar ile olmaz. 

Bu değişimlere verilmeyen imkanlar ile adaptasyon göstermek zorunda kalan, köyden şehre taşınan yeni şehirliler, küçük tüccar ve esnaf veya köylerde veya modernleşmemiş küçük şehirlerde yaşayanlar ki, biz bu sosyoekonomik grupları “Gelenekçiler” diye tanımlayabiliriz.  Bu kesim kendilerini “Gelenekler Kafesi” ile göreceli olarak değişimlere karşı korumaya alırlar. Aslında “Gelenekler Kafesi” zamanı yavaşlatarak, içinde bulundukları şartlara, adapte olmalarını sağlayan ve çatışmadan kaçınmaya yarayan bir mekanizmadır.

Gelenekler Kafesini, siyasi iktidar için kim ne kadar sağlam tutmaya vesile olursa ve gene kim  Gelenekler Kafesini, itaat ve sadakat unsurlarını önceleyip, kutsal devlet anlayışı ile siyasilerin emirlerine torbalayıp pazarlar ise, sınıf atlamak üzere iktidar tarafından ayrıca ödüllendirilirler.  Sınırlandırıcı gelenekler, geleneksel eğitim, değişimin, yaratıcılığın, yeniliğin engellenmesi mekanizmalarıdır.  Osmanlıda da sınıf atlamak ancak ataerkil reisin, sultanın izni ile olurdu. 

Immanual Kant 1784 yıllarında, itaat kültürünün mekanizmasını, “Keyfiliğin yasalara bağlı olarak sürdürüldüğü bir toplumda durum ne olacaktır? ”diye sorarak, bu önemli tuzağa dikkat çekmiş, cevabını net olarak şöyle vermiştir.[1] Keyfiliğin yasalara bağlı olarak sürdürüldüğü bir toplumda, toplumun hiçbir zaman kamusallaşmayacağını dolayısı ile eşitlenmiş ve özgür birey (aydınlanmış) olmayacağını ve sürekli olarak itaat kültürü üretileceğini görüp,monarşilerin gücünün, efektif olarak sınırlandırılması konusunda ikaz etmiştir.  Kant’ın, bu varsayımı ve ikazından 150 sene sonra, 1938 yıllarında aynen, sözde yasaya ve hukuka bağlı olarak Hitler Almanya’sında itaat kültürü devreye girmiş ve cahil onbaşı oyla seçilerek iktidara gelmiştir.

Hobbes’in başyapıtı Leviathan’da (1651) belirtiği gibi devletin, yani toplumun ortak varlığı ile bireylerin aklı keşif etmelerini sağlayıp, tüm meseleleri kutsal devlet (Monarşi/Kral ) katından, insan katına indirgeyerek çözmesi ile, devletin verimli ve sürdürülebilir örgütlenme modeline ulaşılacağını yazarak aydınlanmaya giden yolun ilk  taşlarını döşemiştir.[2]

Gelenekçiler, aydınlanmış (eşit, laik, özgür) bireyler olarak siyasi pozisyonlarını alabilselerdi, kendilerini Tanrının temsilcisi dili ve tavrı ile Gelenekler Kafesinde tutan, “Kafesleyenlere” hayatlarının sahte kılavuzları olmalarına izin vermezler ve devlet ile karşılıklı bir sözleşme yapabilen bir yurttaşlar topluğu olurlardı.  Devlet yönetiminin tanrısal değil, yurttaşların çıkarları için söz konusu olduğunu, dolayısı ile devletin zaten insani olması gerektiğini ve yönetimin dünyevi olduğunu anlarlardı.  Böyle de olsun diye, Atatürk Cumhuriyeti kendilerine bu hakları, vicdan ve din hürriyeti, anayasa, temel hak ve hürriyetler olarak vermişti.

Atatürk’ten sonra, burjuvazinin ve sanayicilerin ülke politikasındaki risklerini, eski alışkanlıklar ile Devlet üzerinden veya Devletten bağımsız olarak NATO veya Batı Bloğu ülkelere havale etmeleri Atatürk’ün hedeflerine varma konusunda bir boşluk yarattı.  Bu boşluk 18 yıl önce bugünkü iktidarın doğmasının önünü açtı. Daha sonra, iktidar kendi içinde bir dizi dönüşüm geçirerek, ilk önce liberal kapitalizmden “illiberal” kapitalizme, daha sonra da sonsuz özgürlük yerine sonsuz itaat talep ederek, siyaseten ortaçağın “kutsal devleti” olmaya yöneldi.

Toplumun farklı sosyo-ekonomik sınıflarının, örneğin, 1- Gelenekçilerin, 2- Burjuvalarının, 3-Sanayicilerinin, “iktidar” ile farklı modeller altında işbirliği içinde olmaları normal şartlarda beklenen bir olgudur, tarihsel bir gerçeklikdir.  Sorun, seçilmiş iktidarın siyasal rejimi bu rejimin güvencesi olan anayasa ve anayasal düzeni, hukukun üstünlüğünü, rejimin temel dayanakları, örneğin laik devleti korumak yerine, bu değerleri korumak üzere kurulmuş tüm kamusal kurumları denetim altına alıp, toplumun önemli bir bölümünü “ötekileştirerek,” yukarıdan aşağıya monolitik bir yönetim düzenine geçmesi sorunudur.  Bu geçişin toplum üzerinde yarattığı derin olumsuzluklar ve ekonomik maliyetler ortadadır.

Yaşadığımız dönemlerde “Kafeslenen” gelenekçilerin geleceklerinden endişe etmeğe başladıkları gerçeğinin,  tek kişiye dayalı monolitik yönetim modelinin sınırsız güç yönelişini halkı zihinsel olarak korku atmosferi altına alması gerçeği ile giderek daha fazla örtüşmeye başladığı görünmektedir.  Bütün mesele toplumdaki bu gelenekçi grupları düşünmeye sevk edecek bir yolun bulunmasıdır.  Bu noktada medyanın ağırlıklı rolü gündeme gelmektedir.  İktidarın toplam denetim arayışı içinde medya kurumları ve medya çalışanları üzerindeki kısıtlayıcı tasarrufları yoğunlaşmakta, siyaset kurumu teknoloji, idari yaptırımlar, kanun gücü gibi mümkün olan tüm yöntemlerle medya dünyası üzerindeki kuşatmasını giderek daraltma eğilimi göstermektedir.   

Bu arada muhalefet partileri de yollarına devam etmiş, ülke önemli rejim değişimleri yolunda ilerlerken toplum nezdinde alternatif siyaset açılımları yerine kendi içlerindeki kişiye özel düzenlenmelerle yetinmişler; örneğin son yerel seçimlerde olduğu gibi mevzi kazanımlar sağlamış olsalar da, Gelenekler Kafesinde kafeslenenler için ikna edici çareler, anlamlı çıkış yollarına yönelik etkili söylemler geliştirememişlerdir.  Burada muhalefet açısından en önemli sorunun Gelenekçilere bir bütünlük içinde güven vermekte başarılı olunamamasıdır.  Bu güvenin niye tesis edilemediği konusu, muhalefet partilerince uygun platformlarda düşünülüp sorgulanması gerekmektedir.  Belki de işin püf noktası, toplumun tüm kesimlerini kapsayacak kollektif ancak çoğulcu bir yönetim düşüncesinin yaratılmasına ve seçimin dinamik süreçlerine dahil edilmesidir.  Muhalefetin ana başarı kriterinin önümüzdeki dönemlerde kararlılıkla, yorulmadan, dağılmadan yaşamın içinden yürütülen bir örgütlülük yapısını sağlayabilmesidir.

Bu yazımızda ifade edilen görüşlerimize bir de SODEV tarafından Mayıs 2020 tarihinde yapılan anketler ışığında bakacak olursak: [3]

  1. Gençlerin % 68,3’ü hem kendi düşüncelerini hem de başkalarının düşüncelerini özgürce ifade edebilmelerini çok önemli olarak görmektedir.  Bu sonuç yukarıda ifade edilen sonsuz itaat, sonsuz özgürlük çelişkisinin toplumdaki karşılığını ifade etmekte ve gençlerin, gelenekler kafesinden imkan verildiğinde uçmak için hazır olduklarına işaret etmektedir;
  • Türkiye’de gençlerin % 62,5’i eğer imkan olsa yurtdışına yerleşip orada yaşamak istediğini belirtmiş olup, bu oranın AKP eğilimli gençlerde de yaklaşık yüzde 50 seviyelerinde olduğu görülmektedir.  Bu yönelim de yukarıda anlatılan “Gelenekler Kafesi”ne işaret etmekte, özellikle genç nüfusun bu Gelenekler Kafesinden ve sonsuz itaat fikrinden yılgınlığını tarif etmektedir. 

Bu gün itibari ile makro-ekonomik ve sosyal dengelerimizin ciddi olarak bozulma sürecine girdiği kesindir.  Bu sürecin mevcut haliyle sürdürülmesinin, devlet–halk eksenindeki anayasal ve hukuksal dengelerin yaşamın tüm alanlarında bozulmasının hiç kimseye, ülkeye fayda getirmeyecek olduğu açıktır. [4]

Çağdaş anlamda Devlet esas itibarı ile insanların sağlık, huzur, mutluluğu ve güvenliği için işlemesi beklenen, bu şekilde hedeflenmiş olan bir kurumdur.  Devlet, mazlumun yani haksızlığa uğrayanın yanında olmak, onu korumak durumundadır.  Bir yanda düşüncelerin ifade edilemediği, diğer yanda ise düşüncesi olmayanların yaşadığı toplumlarda toplumsal barış’tan da söz etmek mümkün değildir.  Özellikle de siyaset kurumu topluma bu özgürlük ortamını sağlamak durumundadır.  Devletin ise ülkenin tüm insanlarına eşit mesafe ve ölçüde, özgürlük, ilerleme, hoşgörü, kardeşlik, anayasal güvence altında en geniş kesimleri kapsayıcı temsil sistemi ve laiklik gibi ana ilkeler temelinde bir yaşamı güvenceye alması, “Kafes”lerin kapılarını açması, “Kafesiz” yaşamların yollarını döşemesi beklenir.

 Mehmet Kazancıoğlu

[1]           Prof. Betül Çotuk Söken; “I. Kant,” Bilim ve Gelecek, Ocak 2007

[2]           Ruken Kızıler; “Hobbes,” Bilim ve Gelecek, Ocak 2007

[3]           SODEV; “Türkiyenin Gençliği Araştırması” Raporu, Mayıs 2020

[4]           Mehmet Kazancıoğlu; “Devlet mi? Vatandaş mı?,” Toplumsal Düşünce, Mayıs 2020,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir