Etik Değerler, Şirket Karları ve Toplumsal Çıkarlar

Sosyal bilimlerde ödünleşmelerle çok karşılaşıyoruz.  Bireyler ve toplumlar herşeye aynı anda sahip olamayacaklarına göre, bazı şeyleri elde etmek için başka şeylerden vazgeçmek durumunda kalabiliyorlar. 

Fakat sürdürülebilir bir dünya idealini gerçekleştirebilmek için ödün verilemeyecek bazı etik değerler olduğu da ortadadır. Avrupa’nın en kalkınmış ülkelerinden biri olan İsviçre, aynı zamanda dünyada kişi başına düşen en fazla çok uluslu-şirketli ülke olma özelliğine de sahip.  29 Kasım 2020’de, merkezi İsviçre’de bulunan çok-uluslu şirketlerin ülke dışında faaliyetleri sırasında işlemekte oldukları kurumsal sosyal sorumluluk ihlalleri üzerine bir halk oylaması yapıldı.  Oylama sorusu şu oldu: “İnsanları ve çevreyi korumak için şirketsel sorumluk” isimli halk girişimini kabul ediyor musunuz? Ülke genelinde %50,73 ile oy çoğunluğuna ulaşılmasına rağmen, kantonal çoğunluğun sağlanamaması sebebiyle Halk Girişimi amacına ulaşamadı.  Zira, 8.5 kantona karsi 14.5 kanton soruya olumsuz oy kullanarak Girişimi reddetti. Başta Yeşiller olmak üzere sol partiler ve Greenpeace, WWF, Uluslararası Af Örgütü ön planda olmak üzere 130’dan fazla STK Girişime destek verdi.  Buna karşılık iş çevreleri, meclis ve hükümetin ise muhalefet etmesi dikkat çekiciydi  Bilhassa pandeminin ekonomiye etkilerinin belirgin olduğu bir dönemde İsviçreli şirketlerin olumsuz etkilenmesinin tercih edilecek bir durum olmadığı şeklinde açıklamalar yapıldı.  

Meseleyi Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramı çerçevesinde incelediğimizde mücadeleye devam edilmesi ve sözkonusu etik değerlerin en yakın zamanda İsviçre dışında da yasal düzenlemeler kapsamına alınmaları sürdürülebilir bir dünya ideali doğrultusunda önemli bir husustur.  Bu noktada halk oylamasına katılım oranının % 47 olduğunu belirtmekte de fayda var. Son on yılın katılım ortalamasının % 45.4 olduğunu hesaba katarsak bu halk oylamasına katılımın son on yılın ortalamasının biraz üstünde olduğunu söyleyebiliriz.  Dünyada doğrudan demokrasinin beşiği olan İsviçre’de, halktan 100.000 kişi yeni bir yasa çıkartmak, ya da varolan bir yasanın bir maddesini değiştirmek için meclisin veya hükümetin desteğini beklemeksizin, halk oylamasina karar alabiliyor.  Bunun için söz konusu 100.000 imzanın 18 ay içerisinde ülke genelinde oy verme hakkına sahip vatandaşlardan toplanması gerekiyor.  Sonucun geçerli olabilmesi icin ise «çifte çoğunluk » diye tabir edilen, hem ülke genelinde oy çoğunluğu, hem de kantonal çoğunluk sağlanması gerekiyor.  Zira, halk oylamasının geçmesi durumunda anayasal değişiklik söz konusu oluyor. 

İsviçre Federe Devleti 20 tam ve 6 yarım kantondan oluşur  «Yarim kanton» diye tabir edilen kantonlarin kararları yarım puan olarak hesaplandığı için burada toplam 23 puan hesabı üzerinden elde edilecek çoğunluk belirleyici oluyor.  Nisan 2015’te 60 STK tarafindan bu mesele üzerine başlatılan imza toplama işlemi Ekim 2016’da 120.000 imzayı geçerek resmi olarak Halk Girisimi’ne dönüştü.  Bunun neticesinde eğer 29 Kasım 2020’de ülke genelinde yapılan halk oylaması amacına ulaşabilseydi, İsviçre’deki büyük holdingler ve onlara bağlı şirketlerin ülke dışındaki faaliyetleri sırasında işlenen insan haklari ihlalleri ve çevreye olumsuz etkilerin sorumluluklarını üstlenmeleri anayasal bir düzenleme çerçevesinde denetlenebilecekti, ülke dışındaki faaliyetlerinin sonuçları doğrultusunda da hesap vermek zorunda kalacaklardı. Dolayısıyla, ülke dışında mağdur olan insanlar da bu şirketlere karşı İsviçre mahkemelerinde tazminat davası açma hakkına sahip olabileceklerdi.

İsviçre merkezli bu çok-uluslu şirketler arasında Lafarge-Holcim, Sygenta, Glencore sadece bir kaç örnek olarak sayılabilir. Lafarge-Holcim dünyanin en büyük çimento üreticisi firmaları arasında bulunuyor.  Bu şirket, Nijerya’daki faaliyetleri sebebiyle aynı zamanda Batı Afrika’da çevreyi en fazla kirleten şirketlerden biri olma konumuna sahip.  Zira, çimento üretimi sırasında çevreye yaydığı ağir metallerin hem biyoçeşitliliğe engel olduğunu, hem de göl ve ormanlara zarar vererek ekolojik riski arttırdığını gösteren bilimsel çalışmalar mevcut.  Lafarge-Holcim firmasının bulundugu yerde Ewekoro Koyu halkı ağır metaller içeren toza maruz kalmakta, bu tozun içme suyuna da karışmasıyla solunum güçlüğü, karaciğer hasarı, göz rahatsızlıkları gibi kalıcı hastalıklara yakalanmaktadırlar.

Tarım ilacı ve tohumculukta dünya lideri Syngenta ise 2017 yılında İsviçre’de yasaklanmış toksik maddelerin Hindistan’da tarım işçilerini zehirlemesiyle gündeme gelmişti.  Hindistan’ın Yavatmal eyaletinde 800’den fazla tarım işçisi pamuk tarlalarında ilaçlama yaparken zehirlenmiş, aralarindan 20 işçi ise hayatını kaybetmisti. Bunun sebeplerinden biri de İsviçre’de kullanımı uzun süredir yasak olan «Polo» isimli bir ilacın burada Syngenta tarafindan piyasaya sürülmüş olmasıdır.  

Küresel madencilik şirketi Glencore ise 70.000 nüfuslu Peru’nun Cerro de Pasco şehrinde bilhassa çinko, kurşun ve arsenik olmak üzere yüksek oranda ağır metali çevreye salmakta ve insan sağlığını tehdit etmektedir. Burada çocukların işçi olarak çalıştırılmalarının Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin açık bir ihlali olmasının yanı sıra, çocuklar bu faaliyetler sebebiyle çeşitli kalıcı hastalıklara da yakalanmaktadırlar.  Benzer bir durum Glencore’un Bolivya’daki Porco maden yataklarında da yaşanmakta, doğaya ve halk sağlığına ciddi zarar verilmektedir.  Bu şirketlere Nestlé, Credit Suisse, UBS ve daha birçok başka firma farklı ihlaller sebebiyle eklenebilir. Negatif dışsallıkların çevreye, doğaya, insan haklarına, kısacası sürdürülebilir kalkınmaya bir engel teşkil ettiği ortadadır.

Aynı çok-uluslu şirketlerin İsviçre içinde yasalar izin vermediği için bu tür ihlalleri gerçekleştirememeleri meselenin etik yönünü ortaya koymaktadır. Zira, İsviçre içinde insan haklarına aykırı ve insan sağlığına ve doğaya zarar veren eylemler yasalarla engellenirken, ülke dışında aynı çok-uluslu şirketlerin karlarını artırmak için bu dışsallıkları yasal düzenleme olmadığı için rahatça yapabilmeleri dikkat çekicidir. Bu durum bize 1970’te Milton Friedman’in New York Times’ta «Bir Friedman Doktrini» başlığı altında çıkan yazıdaki Friedman’ın çarpıcı bir önermesini hatırlatmaktadır: «Firmalarin sosyal sorumlulugu karlarini artırmaktır». Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramı ise, Milton Friedman’ın yazısında ifade ettiği «shareholders/hissedarlar» yaklaşımından uzaklaşıp, ondan sonraki on yıllarda geliştirilen günümüzdeki «stakeholders/paydaşlar» yaklaşımını, yani şirketlerin bütün negatif dışsallıkların sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiği anlayışını benimsemiştir.

Çok açık ve sarihtir ki, Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramı şirketlerin kar etmesine karşı değildir; doğaldır ki şirketler kar edeceklerdir.  Burada sorgulanan mesele, bu karın hangi yöntemlerle, nasıl elde edildiği, edilmesi gerektigi, özellikle de «nasıl elde edilmemesi» gerektiğidir.  Bu çerçevede Archie Carroll’un Kurumsal Sosyal Sorumluluk Piramidi Modeline değinmek yararlı olacaktır.  Bu model şirketlerin öncelikler dizilimindeki sorumluluklarını 4 kademede sınıflandırmaktadır: Ekonomik, Yasal, Etik ve Hayırseverlik sorumlulukları. Burada ekonomik ve yasal sorumluluklar, yani şirketlerin kar amacı ve iş faaliyetlerini düzenleyen yasal çerçeve piramidin en üst kısmını oluşturur ve mecburidirler. Etik sorumluluklar ise yasal sorumluluklardan hemen sonra gelir ve uygulanma yükümlülüğü kanunlarla belirlenmemiştir; yani sadece ahlaki bir beklenti oluştururlar.  Dolayısıyla, ihlalleri durumunda cezai bir yaptırım söz konusu değildir.

Sonuç olarak İsviçre’de 29 Kasım 2020’de halk oylamasına sunulan Halk Girişimi, Archie Carroll’un modelindeki etik sorumlulukların anayasal yaptırıma dönüşmesi yolunda önemli bir adımdı.  Burada Girişim’in, amacına ulaşmamasına rağmen, % 50.7 oy ile halk tarafından desteklenmiş olması yine de sevindirici bir durum olarak görülmelidir.  Zira, mücadele bitmemiş; tam tersine, oy çoğunluğunun da elde edilmiş olmasıyla bu girişimi savunan STK’lar, siyasi partiler ve diğer toplumsal oluşumlar yakın gelecekte yeni girişimleri ortaya koymak icin motive olmuşlardır ve daha da kararlılıkla ve cesaretle çalışmalarına devam edeceklerdir.

Dr. Haluk Haksal, Araştırma Görevlisi

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konsey-Cenevre

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir