Duygulara Dayanan Bir Siyaset Arayışı Gerekiyor!

Siyaseti uzaktan izleyen ve dünyadaki otoriter popülist liderlerin yükselişine, demokrasilerin yerlerini eli sopalı rejimlere bırakışına şahit olan birçok kişi, bu sarsıcı değişimin nedeninin seçmenlerin akılları yerine duygularıyla hareket etmeleri olduğu kanısında.

Demokrasinin ayrılmaz unsuru olan ve vatandaşların tercihlerini siyasaya dönüştürmesi beklenen seçimler, çağımızın bir “vebası” olan duygularıyla hareket eden seçmenler nedeniyle işlevsiz hale gelmiş bu uzmanların gözünde. Donald Trump’ın 2016 seçim zaferi, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkmasına yol açan Brexit oylaması, Boris Johnson’ın 2019 seçimlerini kazanması ve sıradan insanların müesses nizama karşı duydukları öfkeyi kullanan her politikacı aklın duygular karşısında yenilmesinin örneği olarak görülüyor. Duygusal davranan, çoğunlukla da eğitimsiz seçmenlerin popülist liderlerin duygu sömürülerine ve manipülasyonlarına daha çok kandıkları ve duygusal tercihleriyle ülkeyi felakete doğru sürüklediklerine dair bir inanç mevcut. Ve böyle bilinen liderlerin eylemleri de bu gözlemcileri haklı çıkarır yönde.

Ancak dünyanın aldığı bu hal, aklın duygular karşısındaki yenilgisinin mi bir sonucu? Bu soruya “evet” yanıtı vermeden önce duyguların siyasetteki yeri konusunda bir tartışmaya ihtiyacımız var. İnsanlığın şu anda bulunduğu uygarlık düzeyine ulaşmasını sağlayan Aydınlanma Dönemi düşüncesine göre duygular vücudun hayvani isteklerini, akıl ise beyni temsil eder. Descartes ve takipçileri için duyguların kontrol edilmesi aklın hakimiyeti için en önemli gerekliliktir, Kant’ın sözlerinde belirttiği gibi her akılcı bireyin duygulardan kurtulması gerekir. Akıl-duygu karşıtlığı diyebileceğimiz bu ikili yaklaşım, aklın karşısında duyguları daha aşağı bir yere koyar, hatta duyguları aklın “ötekisi” olarak sunar.

Demokrasinin karşılıklı müzakereye dayanan ideal tanımında da duygulara yer yoktur. İki veya daha fazla kişinin karşılıklı tartışabilmesi ve kendi düşüncelerinden taviz verip diğerine hak verebilmesi ancak akıl yoluyla mümkün olabilir, duygular işe karıştığında akılcı bir uzlaşmaya varmak imkânsız olur. Hatta Amerikan demokrasisinin kurucu babalarından Alexander Hamilton ve James Madison, demagogların duygusal kışkırtmalarına kapılmış halkı yönetimden uzakta tutmayı ve yönetimi birkaç sağduyulu insanın eline vermek, demokrasinin yaşaması için gerekli görürler, bu nedenle de doğrudan demokrasiye karşı bir pozisyon alırlar.  Ondokuzuncu yüzyılın kitle hareketlerinden ürkmüş Gustave Le Bon “Sürü Psikolojisi” kavramını ortaya atarken, sürüye karıştığı ve duygusal salgına kapıldığında bireyliğini ve aklını kaybetmiş insanın demokrasiye tehdit oluşturduğunu öne sürer. Kitleleri duyguyla, bireyler akılla özdeşleştiren bu söylem, günümüzde de hayli rağbette, yakın çevremizle yaptığımız ufacık sohbetlerde dahi bu ikiliği görebiliyoruz.

Gerçekten de duygular aklın karşıtı, demokrasinin düşmanı ve demagogların kitleleri kolayca manipüle etmesini sağlayan ilkel dürtüler mi? Günümüzde yürütülen zihinbilim çalışmaları ve bu çalışmalardan esinlenen siyaset psikolojisi, bilakis, akıllı olmak için duygulara ihtiyacımız olduğunu belirtiyorlar. Duygulara hak ettiği itibarı veren önde gelen isimlerden olan AntonioDamasio yaptığı çalışmalarda iyi bir karar vermek için duygulara ihtiyacımız olduğunu, beynin duyguları işleyen bölümleri hasar görmüş olan hastaların “doğru” kararlar alamadıklarını gösteriyor. Duygular, alacağımız kararların olası sonuçlarını hakkında bize ipuçları sunup “yanlış” kararlardan uzaklaştırıyorlar. Dolayısıyla, karar almak için duygulara özellikle ihtiyacımız bulunuyor.NicoFrijda duygularımızın bizi eyleme geçmeye hazırladığını öne sürerken, George Marcus, duyguların olayları yorumlamamıza yön veren çerçeveler sağladığını gösteriyor, duygularımızın çizdiği çerçeveler eylemlerimizi belirliyor. Marcus’a göre demokrasi ancak “duygusal seçmenlerle” mümkün olabiliyor. Jennifer Lerner ve arkadaşlarına göre karşılaştığımız olayların bizde yarattığı duygular sonucunda farklı eylemlere yönelebiliyoruz, örneğin öfke harekete geçme isteği yaratırken, korku içe kapanmamızla sonuçlanıyor. Milton Lodge ve Charles Taber yaptıkları çalışmalarda seçmenlerin duygularının onların çok kısa sürede verdikleri kararları üzerinde doğrudan etkili olduğunu gösteriyor. Bu şekilde değerlendirildiğinde, duygular karar verme sürecinin ve dolayısıyla demokrasinin ayrılmaz bir unsuru gibi gözüküyor, duyguları ihmal eden bir demokrasi yaklaşımı mümkün değil.

Pekiyi, duyguları siyasetin ve demokrasinin içerisinde nasıl tutabilir, nasıl “duyguları ötekileştirmeden” siyaset yapabiliriz? Öncelikle siyasetin ikna etme kısmında duyguların yeri zaten var, bunu biliyoruz. Çok uzun zamandır siyasal iletişim insanların korku, öfke, heyecan ve benzeri duygularını tetikleyen kampanyalar yürütüyorlar, Lyndon Johnson’ın mekanik bir sesin geri sayım yaptığı kız çocuklu reklamı,  Ronald Reagan’ın seçmenlerini heyecanlandırmayı amaçlayan videosu ve hemen hepimizin bildiği Barack Obama’nın “YesWe Can!” kampanyası kolaylıkla hatırlanabilecek, seçmenleri duyguları öfke, korku ya da umuttan yana harekete geçirmeyi hedefleyen kampanyalar. Burada biraz abartı içerdiğini not ederek Şili’deki ünlü “No!” kampanyasını da hatırlanması gereken kampanyalar arasına dahil edelim. Bu tür kampanya örnekleri ülkemizde de sıkça görülüyor, örneğin Anavatan Partisi’nin 1987 genel seçim kampanyası seçmeni anarşinin geri geleceği temasıyla oldukça korku dolu bir kampanyaydı. Korku temasının ülkemizde merkez sağ tarafından sık sık kullanıldığını biliyoruz.

Eğer ikna kısmıyla ilgileniyorsak, seçmenin gönül telini hangi duyguların titrettiğini, hangi duyguların karar alma sürecinde daha etkin olduğunu ve en önemlisi kampanyada hangi duyguların işlenmesi gerektiğini öğrenmek zorlu bir süreç. Seçmenlerin duygularını anlamaya yönelik bilimsel – derinlemesine görüşmeler, odak gruplar, anketler, yerinde gözlemler- ve bilimsel olmayan -beyin görüntüleme ve anekdotal veriler- yöntemlerin yanı sıra çok sık saha çıkmayı ve kritik seçmenlerle birebir görüşmeyi gerektiriyor. Buna ek olarak günümüzde artan önemine binaen, sosyal medyanın da duygusal nabzını tutmak da bir çaba ki ülkemizde bu yöntemin hakkıyla uygulandığını söylemek imkânsız. Liderin ve parti sözcüsü gibi kritik rollerdeki siyasetçilerin de empatik olması ve seçmenlerin duygularını aynalayabilmesi gerekiyor, ki Donald Trump seçmenlerindeki tiksinti ve öfke duygularını konuşmalarında  iyi yansıtan bir lider. Dinlemek, empati kurmak ve aynalayabilmek, ne yazık ki liderlerimizde pek yaygın görülen bir özellik değil. Kamuoyunun sadece nabzını değil, kalbini de dinlemeye yönelik bilimsel bir araştırma ajandası olan bir siyasi parti de olmadığından; Türkiye’de bu tür bir kampanya ancak bu işle ilgilenenlerin bilgi birikimi ve yeteneklerine kalmış durumda.

Demokrasinin geleceği açısından duyguları göz önünde tutmakla ilgileniyorsak, işimiz daha zor. Müzakereci demokrasi taraftarlarının aradığı “hiper-rasyonel” seçmen asla var olmadığı gibi, geri gelecek de değil. Dolayısıyla müzakere sürecinde duygularımız her zaman masada olacak ve “akılcı” olmaya çağrı yetmeyecek. O zaman ne yapmalıyız? Öncelikle müzakere ettiğimiz konuda kendi duygularımızın neler olduğunu fark etmemiz gerekiyor, adaletsizliğe uğramışlıktan doğan bir öfkeden mi bahsediyoruz, yoksa karşımızdakilerin ahlaksız davranışlarından mı tiksiniyoruz? Başımıza gelecekleri bilmemekten kaynaklanan bir korku mu hissediyoruz? Ya da gelecekteki güzel günlerin vaatleriyle heyecanlanmış, ya da beklenmedik güzel bir gelişmeyle heveslenmiş miyiz? Masaya otururken ne hissediyoruz ve bu hislerin kaynakları neler bilirsek, kendimizi ve olası gelişmelere karşı reaksiyonlarımızı bilebiliriz. Duygu düzenlemesi adını taşıyan bir ekol, duyguların farkına varmamızın en katlanılmaz düşmanla bile sağlıklı bir müzakereyi mümkün kıldığını ve hoşgörüyü arttırdığını söylüyor.

Kendi duygularımızın farkına varmak sağlıklı bir müzakere sürecinin ilk adımı. İkinci ve daha önemli bir adımsa, karşımızdakinin ne hissettiğin anlayabilmek ki burada yine empati kapasitemiz devreye girebiliyor. Tartıştığımız konuda muhatabımızın neler hissettiğini anlamaya çalışmak gerekiyor, bu da kendi önyargılarımızı ve grup kimliklerimizi aşarak yapılması gereken bir eylem. Belki de hak vermemiz, hatta Ender’s Game adlı kitapta söylendiği gibi muhatabımızı, ona rağmen sevme çabası harcamamız lazım. Demokrasiyi bir müzakere rejiminden çok, sıfır toplamlı bir çatışma olarak gören bir anlayışın hüküm sürdüğü günümüzde bu tür bir yaklaşım naif gözükebilir ancak muhatabımızı anlamaktan çok imhaya yönelik bir siyasetin bizi getirdiği noktayı da hep birlikte görmeliyiz.

İster seçmenlerin kalplerini kazanarak iktidara gelmeyi hedefleyelim, ister demokrasimizi kurtarabilmek için kutuplaşmanın bu kadar yoğun olduğu bir dönemde diyalog kurmayı ve daha “doğru” kararlar almaya çalışalım; bu çabaları duyguları yok sayarak sarf edemeyiz. Duygular, Aydınlanma’nın bize öğrettiği gibi aklı zehirleyen sarmaşıklardan ziyade, onu destekleyen ve ona yön veren rehberler olarak görülmeli, işe duyguları “ötekileştirmeyi” bırakarak başlamalıyız.

En önemlisi kendisinin ve diğerinin duygularının farkında olan bir siyasetin Tanrı vergisi bir yetenek değil, geliştirilmesi gereken bir kapasite olduğunu da bilmemiz gerekiyor. Bu kapasite sokakta kapı kapı dolaşan siyaset gönüllüsünden, siyasaları geliştiren ve onları “halka” satmaya çalışan stratejistlere kadar herkese lazım. Özellikle de siyasetin şahıslara indirgendiği bu Hakikat Sonrası günlerimizde, diğerlerini en fazla dinlemesi, en empatik olması gerekenler de liderler olmalı, ki böyle bir arayış günümüz koşullarında gerçekten de akıntıya kürek çekmek olur. Yine de diğer yolun çıkmazlığında uzlaşmışken, yeni arayışlara girmemek de dünya sahnesinden silinmenin en iyi yolu olabilir.

Prof. Dr. Emre Erdoğan, İst. Bilgi Üniversitesi

[1] Bu kısa yazıda daha fazla akademik tartışmaya ya da uygulama örneklerine yer vermek isterdim ama kastını aşan bir çaba olurdu. Yine de konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için bir dizi önerim olacak: Pınar Uyan-Semerci ile derlediğimiz Siyasetteki Gölge: Korku, Martha Nussbaum’ın konuşması, ChantalMouffe’un sol popülizm ile ilgili konuşmasıiBrexit Kampanyası hakkında bilgi verici bir film olan Brexit: The Movie.

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir