Devlet mi? Vatandaş mı?

Devletin sınırları vatandaşın özgürlük sınırlarına göre nasıl ayarlanacaktır? 

Devlet olarak adlandırdığımız Ortak Varlık/Ortak Güç (Thomas Hobbes, The Leviathan) kimin yönetiminde ve neye göre yürütülecektir?

Daron Acemoğlu ve James Robinson’un Dar Koridor (2020)  isimli kitaplarında anlattıkları gibi, Demokrasinin sürdürülebilir olma kurgusu, iki eksenin birbirlerine göreceli olarak dengelenmesine bağlıdır; bu eksenlerden birisi Ortak Varlık/Ortak Güç (Devlet) diğeri ise Halk/Toplumdur. Ortak Varlık/Ortak Güç (Devlet) halka karşı çok güçlenir ise despotik bir toplumdüzeni ortaya çıkacak veya tersi durumda, yani halkın hakları ve sınırları Devlete karşı genişler ise Devletin etkisi yok olacak ve anarşi başlayacaktır.  Buradaki işlevsel olgu “denge”dir.  Söz konu dengenin sınırları, 17.Yüzyılda (Bill of Rights) Haklar Bildirgesi olarak İngiltere’de, daha sonra ABD’de sonra Fransa’da ve nihayet 19.Yüzyıl sonlarında ve 20.Yüzyılda Türkiye’de  Anayasa olarak tarif edilmeye çalışılmıştır. 

Ancak tıpkı yaşamın kendisi gibi, toplumlar da zamana karşı canlı ve dinamik varlıklar olduklarından, Anayasalar da toplum tarafından değişikliklere uğratılmışlardır.  Bu değişiklikler olurken halkın gücü, devlete karşı geride kaldığı dönemlerde, Devlet despotik olmuş, tarih sahnesine Hitler Almanyası örneğinde olduğu gibi anayasaları delerek tanınmaz hale getirenlerin çıktığı görülmüştür.  Demokrasi isteyen toplumlarda ise devlet ile halkın ilişkisinin Anayasal olarak, tüm kurum, kural ve süreçleri ile bir denge noktasına oturması ve bu dengenin uluslararası insan hakları sınırları içinde korunması tarihsel açıdan da büyük önem taşıyagelmiştir.

Esasen burada konu olan; bu anayasal dengenin bir kere kurulup ondan sonra da kendi haline bırakılamaz oluşu, bu dengenin korunması için yoğun çaba ve tarih bilinci gerektiği gerçeğidir; ki, bu neden ile kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinden bağımsız yargı, yasama ve yürütme erklerinin artık uluslararası normlarda yerlerini almış olmalarıdır.  Örneğin, Almanya tarihine, 19.Yüzyıl sonlarından başlayarak bakarsak;

  1. Almanya birliğinin sağlanması. (Bismarck) Ulus-devletin henüz oluşturulmadığı (30 Prenslik, Prusya ve Avusturya);
  2. Monarşinin topluma göre daha güçlü olduğu, (I. ve II. Wilhelm ve I. Dünya Savaşı);
  3. Devletin topluma  karşı güçsüz olduğu ve anarşinin hakim olduğu (II. Dünya Savaşı öncesi);
  4. Devletin halka karşı mutlak hakim ve despotik olduğu (Hitler dönemi ve II. Dünya savaşı);
  5. Toplumun–Devlet (Ortak Varlık/Ortak Güç) ile  dengelendiği (II. Dünya Savaşı sonrası itibarı ile günümüz Almanyası)

dönemlerden geçildiğini görürüz.

Almanya’nın, yukarıda basitleştirilmiş hali ile özetlenen süreçlerden geçerken, taraflar arasında (Devlet ve Halk) oluşabilecek tüm denge noktalarındaki farklı yönetim modellerini yaşayarak ve çok büyük insani ve maddi bedeller ödeyerek sonunda demokratik, sosyal, laik dengede refaha kavuştuğu görülmektedir.   

Tarihi örnekleri veya prensipleri bir tarafa bırakarak, düşman yaratarak, olmaz ise, düşmanı arayıp bularak veya belli insanları “istenmeyenler” ilan ederek, Yargının tüm kolları ve kademeleri üzerinde hakimiyet kurarak, taraflar arasında (Devlet ve Halk) adil ve sürdürülebilir bir “denge” noktasının yakalanamayacağı açıktır.  Yönetime talip olan siyasi oyunculardan birisi, devleti belli bir siyasal veya toplumsal kesim veya arklı siyasal oyuncuların çıkarları yönünde değerlendirip, olması gereken doğal dengeleri ve bu dengelerin altında yatan toplumsal dinamiklere tek taraflı müdahalelerle zorlar ise, konu olan memleketin dengesi bozulur ve ülkenin tarihi kazanımları ve gelişmişliği sekteye uğrar. Denge ancak yapıcı ve olumlu olduğunda, yani vatandaşların, toplumun tüm kesimleri ile birlikte, ortak değerleri ve insan hakları ile beraber yaratılırsa ve adalete güven olursa işlevsel olur.  Bu şekilde oluşturulan ve korunan bir denge durumunda devlet ve toplum bölgenin de parlayan, aranan üretim yıldızı olarak refaha kavuşur.

İçinde yaşadığımız iletişim çağında, tarafların algı ve tarihi yeniden yazma operasyonları ile bir yere varmak mümkün değildir.  Bugün artık sadece fizik,  kimya, matematik, biyoloji gibi fen bilimleri; ve, sosyoloji, tarih, coğrafya, hukuk gibi gerçeklere dayalı sosyal bilimler ile refah toplumuna ulaşabilmemiz mümkündür.  Ülkenin üretilen kazanımlarını korumanın ve verimli olmanın yolu ise; Devlet-Halk dengesindegüçler ayrılığı prensibine dayalı olarak, demokrasinin temel taşları olan bağımsız kurum ve kuruluşları evrensel standartlarda işler kılmak, bu kurumların çalışmalarına destek olmak ve özgürlükçü, demokratik, sosyal, laik Cumhuriyet rejimine sahip çıkmaktan geçer.  Bu yönetim modelinin yapısal şekli ise, katılımcı, temsilde adalete dayanan Parlamenter Demokrasidir.

Mehmet Kazancıoglu

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir