“Baldırı çıplaklar”dan “Yakasızlar”a: Yaklaşan yoksulluğun siyaseti

“Yaklaşıyor, yaklaşmakta olan”

Corona virüsünün şimdiye dek yaratmış olduğu derin tahribatın, yaşadığımız, yaşayacağımız türev etkileriyle birlikte, insanlık tarihinin önündeki en ağır, en zorlu dönemeçlerinden birisini dönüp dönemeyeceğimize dair bir büyük varoluş sorusu haline geldiğini artık hepimiz biliyoruz. Bu büyük Pandemiye gerçekten büyük aymazlıkların yarattığı gevşek bir terminoloji ile giriyor oluşumuzun üstünden de sanki yıllar geçmiş gibi. Sıkıntılı bir söylem olan “yeni normal,” gibi avuntulu sloganların bugün artık neredeyse dillendirilmiyor oluşundan bunu rahatlıkla ölçebiliriz.  “Corona karşısında hepimiz eşitiz,” “Dünya asla eskisi gibi olmayacak,” “Evinde kal, kendini gelişir” gibi medyatik önlem sepetlerinin yerini, bugün giderek artan kolilerin hummalı gel-gitleriyle kabaran getir götürüler almış; trafiği, maliyeti, işgücü sınırlarını zorlayan bir büyük riskli emek süreci de evlerde kredi kartlarında açılan uçurumlarla dolmuş durumda.

Ancak, uzun süreceği apaçık belli salgın bir yana, çok daha uzun süreceği artık açıkça görünen; salgın sonrası yoksullaşma, eşitsizlik, işsizlik, sosyal adaletin ve genel anlamda Adalet yitimi, özgürlüklerin askıya alınması ile popülist siyasetin çok daha otokrat ve baskıcı zeminlerde geri dönüş riski, sosyal yıkım, isyan ve savaş ihtimallerinin artışı bugün bir anda öngörülebilir ve yaşanabilir bir gelecek halinde önümüzde uzanmakta.

Pandemi eşit olarak gelmiş olabilir, ama daha büyük bir eşitsizlik bırakıp gidecek.

Bugün yaşananlar karşısında hem dünya siyasetinde hem ülke siyasetinde neler yapılması gerektiğini konuşuyoruz. Ama konuşacağımız başka bir sosyal olgu daha olacak, olmalı da.

Üretim, tüketim, hatta işbölümündeki ayrımın, finansa erişim, bilginin tekeli, ya da servetin kuşaklararası geçişi ile, fragmanlara ayrıldığı için pek de söz konusu edilmeyen derin bir eşitsizliğin gözler önüne serileceği, hummalı bir yeniden değerlendirmenin eşiğinde duruyoruz. Bugün, Slavoj Zizek’in meşhur deyimiyle, kapitalizm hakkında neredeyse hiç konuşmuyor olmak, insanlarda kapitalizmin zaferinin kabullenildiğinin en büyük göstergesidir, dediği zamanların uzun bir tarih öncesi olarak anılacağı zamanlara ilerliyoruz.

Bugün tam tersine, sistemin ekonomide, sosyal politikalarda, siyasette ve kamuoyunda sürekli sorgulanacağı, kapitalizmin sadece bir ekonomik depresyona, buhrana, krize girmiş olduğunu laboratuvar verileriyle değil de, yaşamın kendisi tahrip olurken, sosyal grupların ve sınıfların mesafeleri açılırken büyük bir insani krizin gelmekte oluşunu konuşmak zorundayız.

Toplumsal taleplere cevap vermesi gereken siyasetin de hem bir sistemik itiraz ile tartışılacağı, bir temsil-konuşma-hak-talep ve dönüştürebilme faaliyeti olarak anlamlı olacağı bir dönem yaşayacağız. Daha önce hiç konuşulmayan şey, bugün artık yaşamın her alanında konuşulacak. Bu günleri ekonomik daralma ve depresyonanlamında 2. Dünya Savaşı ve sonrasına benzetenler oluyor, ancak bu dönem daha çok yüzyılın bütün rotasının çizildiği 1. Dünya savaşı dönemine benziyor.

Bu büyük depresyonun büyük bir borçluluk krizi ile gelmekte oluşu hem hane halklarında hem de firmalarda büyük ve toplu temerrütlerle yayılacak başka bir büyüksalgını, kitlesel işsizlikleri, gelir ve iş kaybının yarattığı müthiş baskılanmayı ve bunun hem küreselleşmenin akışkanlığını kıracağı hem de ciddi politik sonuçları olacağı konusunda bugün artık geleneksel iktisatçılar bile bizi netlikle uyarıyorlar. Açık ve net bir örnek olması bakımından, aşağıdaki metni, tehditlerin on madde ile toplandığı bütünlüklü bir yazı olarak öneriyorum. https://www.project-syndicate.org/commentary/greater-depression-covid19-headwinds-by-nouriel-roubini-2020-04

Tutkular ve Çıkarlar

Kapitalizm modern zamanlara gelmezden önce kendi savunusunu nasıl yapıyordu, alt sorusu ile, Albert O. Hirschman, Tutkular ve Çıkarlar adlı kitabında, genel bir felsefi değerlendirme içinde, rasyonel çıkarların öne geçmesiyle birlikte, tutkuların yatışacağına dair modernleşme öncesi kapitalizmin en güçlü savunusunu yapan düşünsel arka-planı sorguluyordu. Hirschman, Keynes gibi bir isimden bile kapitalizmi savunurken bu konudaki eski ve iç karartıcı savlarla gelmesinden rahatsızlığını dile getiriyordu. Bu pasajları önemli buluyorum ve bu pasajlara sinen dokunun, daha sonra, “meritokratik” bir anlayışı üreteceğini düşünüyorum. 1936’da Keynes tarafından yazılan ve onun başyapıtı olarak kabul edilen, The General Theory of Employment, Interest and Money adlı baş yapıtında ileri sürülen bu anlayışı; bir yandan yaklaşık seksen yıl boyunca kapitalizmin ürettiği değerin adaletsizliğinin, diğer yandan da o yaratılmış geniş ağlardaki yeni beyaz yakalı sınıfın ve sistemi bir şekilde tahkim eden, serbest meslek, danışman, vs. teknokrat sınıfın daha sonraki yıllarda ideolojik bir önyargıyla gelir dilimine daha yukarıdan katıldıkları dönemin erken uyarı mesajları olduğunu görmek durumundayız.  Şöyle diyordu Keynes, “İnsanların tehlikeli eğilimleri para ve şahsi servet kazanma fırsatlarının varlığı ile daha zararsız kanallara yönlendirilebilir, ki, bu eğilimler böyle tatmin edilemezlerse acımasızlık, gözü kara biçimde bireysel güç, otorite arayışı ve diğer kendini yüceltme arayışları gibi, çıkış noktaları bulabilirler. İnsanın kendinle aynı durumdaki yurttaşlarına zorbalık etmesindense, kendi banka hesabına zorbalık etmesi yeğdir ve her ne kadar ikincisi kimi zaman ilki için bir araç olmakla suçlanırsa da, en azından kimi zaman ona bir alternatif oluşturur.” (Aktaran, Albert O. Hirschman, Tutkular ve Çıkarlar, Metis Yayınları, Birinci basım 2008 sf. 130)

Bu pasaj modernleşme öncesi kapitalizmin doğrudan sınıfsal ayrımlarını bir kast sistemine doğru katılaşmasını engelleme işlevi taşıdı. Kazancın ister gelirle ister primle isterse de borçlanma kapasitesi ile genişleyerek sistemin varlığını rasyonalize etti. Bir tür eşitlenme hissiyle borçlanmaktan tüketime kültürel ve elit zevklere ulaşabilen bir ayrı sınıf türetti.  Şimdiki dönemlere geldiğimizde ise, sanayi toplumunun müşterek çalışma biçiminin de yitip gitmesiyle, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle, fragmanlara dayalı tüketimin de etkisiyle, eski sendikalist köklü yapıların yerine bireysel başarı hikayeleri yerleşti.

Dipte Eşitlenme

Günümüzde birkaç farklı olguyu bir arada yaşıyoruz.  Bir tarafta, üretimin, tüketimin, mal ve hizmet akışlarının ve insan hareketlerinin ani kesilişinin yarattığı, maddi anlamda müthiş bir yoksullaşma; diğer tarafta ise depresyonun getireceği derin daralmalar ile büyüyerek yayılacak olan insani anlamda gerçek bir yoksullaşma.

Kısaca ifade etmek gerekirse; bugün karşı karşıya olunan durum nedir: bir; özellikle insan hareketlerine dayalı, sadece büyüme ve tüketime dayalı büyüme üzerine kurulmuş endüstriler başta olmak üzere, küresel kapitalizmin son yıllardaki bütün, devasa alanlarının topyekûn yok olma riski, belki de on yıllarca sürecek bir iş, ama dahası istihdam kaybının sosyal ve insani sonuçları.

İki; dünyada özellikle son yirmi yıldır giderek sistemi tehdit eder hale gelen ülkelerarası, bireyler arası ve sınıflar arası eşitsizliği katlayarak arttıran, bağımlılık ilişkilerini iyice yoğunlaştıran borç sarmalının artık hiçbir koşulda ve hiçbir düzeyde, sürdürülemiyor oluşunun ortaya çıkışı.

Daha Covid 19 yeni yeni telaffuz edilirken,  küresel borcunülke gayrı safi yurt içi hasılalarının neredeyse üç katına çıkışı ve henüz salgının doğrudan sonuçları alınmadan, hane halkı borçlarının 47 trilyon dolara ulaştığı düşünülürse Nihayetinde, büyük eşitsizliklere yol açan, bu borç sarmalının özellikle sadece bir dönüş bahsi üzerinde, para politikaları ile   ertelenmiş olan büyük temerrüt anının gongunun çalmaya başlaması.

(bkz.https://www.iif.com/Publications/ID/3822/Weekly-Insight-COVID-19-exacerbates-household-debt-burdens

Siyasal anlamda bugüne dek gelen ezberler bozulmazsa, gerek küresel siyaset gerekse ülkelerin kendi siyasetleri anlamında bir dönüşüm hedeflenmezse, siyasal tercihlerin değişmesi bir sonuç getirmezse, bu durumun ya hane halklarının sonsuz köleliğine ya da topyekûn isyanına doğru sürükleneceği bir kompozisyona evrileceği açıktır.  Kimsenin kimseye derman olamayacağı bu soğuk durum, kamu ve devlet kavramlarının yeniden tartışmaya açılması ve eşitlik bahsini etkin bir şekilde düzenleme isteğiyle ancak anlaşılır olacaktır.

Türkiye özeline gelince; Öner Günçavdı, Haluk Levent ve Ayşe Aylin Bayar’ın sonuçlarını “Toplumcu Düşünce” yayın platformunda da paylaştıkları ve bugüne dek salgının yoksulluğa, istihdama ve eşitsizliğe doğrudan etkisi konusunda yapılan en kapsamlı araştırmada geliştirilen senaryolara bakıldığında, yaşanılan krizin, emek gücü ve çalışan sınıflar bakımından çetin sonuçları olacağı görülmektedir.

Türkiye’de, yapısal bir sorun giderek daha fazla derinleşmektedir. “Bu husus, düşük gelir grubunda hane halklarındaki çalışan fert sayısının ve medyan gelir düzeyinin düşük olduğudur.  Daha düşük bir gelire daha fazla çalışmayan ferdin bağımlı olması ve bunların da salgının olumsuz etkilerine maruz kalan sektörlerde yer alması bu hanelerin gelir akımları üzerindeki etkinin şiddetini arttıracaktır.  Çalışan fertlerin oranının diğer gelir gruplarındakilere göre düşük olmasına rağmen hem medyan gelirin hem de o gelire bağımlı nüfusun yüksek olması sebebiyle, düşük gelirli hane halklarının krizin olumsuz etkilerini çok daha fazla hissetmeleri muhtemeldir…Yaptığımız hesaplamalara göre bu senaryo altında toplam istihdamın 4 milyon 152 binin üzerinde azalacağı ve bu azalma neticesinde de giderek çok daha fazla insanın, giderek azalan gelirlere bağımlılığının artacağı öngörülebilmektedir.”  Araştırmanın daha ayrıntılı sonuç ve çıkarımları için, bkz. http://www.toplumcudusunce.com/bizi-ne-bekliyor/ 

Son olarak belirtmeden geçmemek gerekiyor.  Karantina günleri sınıfsal ayrımları neredeyse birer kast hâline dönüştürecek mesafe açılımını şimdiden örgütlüyor, aslında. Geçişim içinde bir hayatı sonlandırıp, öngörülebilir uzaklıkta işini sürdüren kesimler arasında mesafeler açıldı, açılıyor.  Servetin sahibi olan kesim ve/veya son dönemlerden büyüyerek çıkan kesim, öngörülebilir bir uzaklıkta birbirinden kopmuş durumda. Bugün gelire bağlı kesim değil ama servet parametresinde iştigal eden kesim zaten evlerine kapanmış bulunuyorlar.  Orta sınıf veya eski orta sınıf ise giderek güvencesizleşen kuşak değişimi ile zaten bir erime içine girmişti; şimdi ise doğrudan yevmiyeli ve yarı zamanlı olma tehdidi ile baş etmeye çalışıyor. Bu insanlar, bir yandan çocuk bakarken, temizlik yaparken, diğer yandan da evlerden, “online” çalışma modelleri geliştirerek, “zoom” kullanmaya çalışarak işini sürdürmeye sistemden dışarı çıkmamak adına,  olanca zorluğa katlanarak mücadele ediyor. Ücretsiz izne çıkarılmış kesim çocuk maması yapmayı öğreniyor, temizlik işlerini yapıyor sonra da bilgisayarlarını açıp “zoom” kullanma tekniklerini geliştirmeye çalışıyor. Fiili olarak dijital ortamda kör topal da olsa, yarı zamanlı ve güvencesiz kalmaya direniyor.

En alt kesimde ise kargoyu taşıyan, market kasalarında büyük birikmelerde görevlerini her türlü riski göze alıp yapan, hastaneleri açan, temizleyen, hasta bakan, ulaşımın ve üretimin aksamaması sürecinde çalışanlar, kamu emekçileri vs. Bir gün dahi işe gitmezse yaşamını sürdüremeyecek durumda olanlar, emekçiler, ücretliler ve yevmiyeliler yer alıyor.  Üstelik ülkemizde, hane halkları bazında bağımlılık oranın neredeyse tarım kesiminin dışlanmasıyla bire dört olduğunu düşünürsek, yoksulluğa doğru itilen 16-20 milyon arası insan demek bu. 

1918 İspanyol gribinde ölüm oranı yüksek ve genç nüfusu kırıp geçiren bu hastalık sonrası emeğin değerinin arttığını, krizden en çok yararlananların emekçiler olduğuna dair çeşitli çalışmaları hepimiz biliyoruz.  Ancak o dönem büyük bir sanayi döneminin başlangıcıydı, örgütlü ve mavi yakalı vasıflı bir emek gücü söz konuydu. Bu kez o durumun tersi sermayenin canlı emeğe ihtiyacının minimuma indiği bir düzen var.  Elbette hayatın akışı yeniden tesis edildiğinde, emeğe ihtiyaç büyük olacak.  Ancak, daha vasıfsız ve güvencesiz bir emeğe olan ihtiyaç artacak.  Emek vasıfsızlaşırken, sermaye rantiye kapitalizmine, teknoloji ve otomasyona, hatta yapay zeka ağırlıklı, bir canlı emeğin dışarı çıkma sürecine girecek ve daha daha başat hale gelecek.

Bu durumda 2020 Corona salgını çıkış zamanlarında, eski beyaz yakalı sınıfın ve zaten teknolojinin gadrine uğramış mavi yakalı sınıfın, dipte duran güvencesiz sınıflara, yarı zamanlı ya da yevmiyeli güvencesiz bir kalabalık kitleye dönüşümünü, göçünü yaşayacağız.

Bu yeni kitlenin sosyolojik tanımı” Yakasızlar” olacaktır.

Türkiye’de de tıpkı dünyada olduğu gibi, siyaset sahnesine kayıp geniş bir sınıfın çıkışına tanık olacağız:  Mavi yaka, beyaz yaka, hatta küçük girişimci, serbest meslek sahibi, bilgi işçisi, danışmanlık ya da kültür endüstrisinde çalışanlar, güvencesiz tarım çalışanları, zanaatkarlar, aile işletmeleri, küçük ve orta esnaf, girişimciler, buralardaki yevmiyeli emek, kayıt altına alınmayan istihdam, emekliler, güvencesizler, mikro işlemeler kurarak çalışan grafikerler, yazılımcılar, reklamcılar, yitmiş sektörlerdeki küçük restoran ve kafelerdeki girişimciler de, müdürler de insan kaynakçıları da, garsonlar da aşçılar da,  muhasebeciler de, evlere temizliğe gidenler de hepsi artık aynı dipte eşitlenmek durumunda kalmış, yeni Yakasız sınıfı oluşturacaklardır.  Bu tıpkı 1781’deki baldırı çıplaklar gibi kaybolan emeğin, yitip giden orta sınıfın, küçük burjuvanın, yakasız kalan herkesin hikayesi olacaktır.

Bu dönemde ulusal politikaların, Sosyal adalet, eşitlik ve özgürlük, yoksulluktan çıkış dönemi adına, üretilecek yeni refahın paylaşımcı doğası ve müşterek yapısı adına çalışılması gerekecektir.  Bu dönem, refahın adil dağılımı ile, gelirin ve servetin kamusal, toplumsal yapılara dengeli dağılımını bir önceki fazda büyük eşitsizliklere mahal vermeyecek program ve önerilerle kurulmak zorundadır.

Toplumu yeniden dikey olarak kesecek ağır kastın kırılması ve daha büyük eşitsizliklere giden yolu durduracak bir imdat freni gibi çalışmak zorundadır. Bu, en az yeni bir dünyayı kurma tahayyülü kadar kısa vadede önemlidir, güncel ve aktüel siyasetin ana konusunun hatta ana aktörlerinin bu gruplardan neş’et edip kümelenmesi siyasal düşünceye ve siyasal partilere hakikati anlama ve sunum üzerinden değil de haklı taleplerin, toplumsal karşılığı olan içerikler üzerinde siyaset yapma fırsatı da verecektir, üstelik.

Bu umutsuz tablonun yegâne umudu da siyasetin asli kökenlerine, yani toplumsal hak ve taleplerin karşılamak zorunda olan bir faaliyet alanı olduğunu hatırlanmasında yatacaktır.  Bir sonraki yazımda açacağım talepleri daha detaylı anlatacağım.  Ancak herkesi de burada tartışmaya davet ediyorum. Bu siyaseti birlikte geliştirmeliyiz.

Beş tarzı siyaset meselemiz için kritik önemdedir.

  • Dipte eşitlik kabul edilebilir değildir.  Dipte eşitliğin alternatifi yeni ve daha büyük eşitsizlikleri teşvik edecek klasik iktisadi ve siyasi ezberler değildir. Sektörel destekler ya da sadece para politikaları ile gelen destek, destek değildir.  Maliye politikaları, gelir üretme ve vergi politikaları, doğrudan yoksulluğu ortadan kaldıracak bir siyasal imkânı zorlamak zorundadır. Çıkış noktasında, bugün artık çalışmayan, eşitsizlik üreten, eski teşvik ve damlama etkisi teorileri ile cevap veremeyecek etkisiz kalmamak için, acilen bir gelecek programı çizilmelidir.
  • Bu yüzden ana politika olarak Yakasızlar, siyasal merkezin ana aktörleri olmak durumundadır.  Doğrudan gelir desteği bu grubun bir talebi olarak siyaset arenasına derhal önerilmek durumundadır. Temel sağlık ve eğitim hizmetlerine ücretsiz erişim ve  buna yönelik güvenceler bu programın ana aksında olmak zorundadır.
  • Doğrudan gelir desteği tavizsiz, tartışmasız ve sürekli bir toplumsal talep, bir siyasal hedef olmalıdır.
  • Borç stoğu hem dünya genelinde hem ülke genelinde kademeli bir şekilde indirgenmek ve silinmek zorundadır. (Bu konuda UNCTAD’DanIIF’ye ve bunların dışındaki sol önerileri de bir sonraki yazımda aktaracağım)
  • Bu bozulan tabloda, ya adil dağılım, sosyal adalet ve eşitliği önceleyen haklı talepler karşılık bulacak; ya da aksi yönde geliştirilecek programların başarısızlığı halinde otokrat, faşist, yarı mafyatik tahriplerle yıkılma tehdidi altında kalacaklardır.
  • Bu yüzden dağılım, gelirin üretimi, tahsisi ve dağılımı kritik önemdedir. Bunun sadece iktisadi bir tedbir olarak değil de, bir sosyal politika olarak algılanması, siyasal bir tercih olarak ortaya konması
  • gerekmektedir.

İskender Özturanlı, Toplumcu Düşünce Genel Yayın Yönetmeni

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir